18 Aralık 2018 Salı

Korkuyordum Aşkımla Sınanmaktan


Korkuyordum Aşkımla Sınanmaktan


Affedersiniz efendim, bir dakikanızı bahşeder misiniz bana? Normalde bu tür şeyleri konuşmam ama diyeceklerim çok önemli... Açıkça konuşacağım, beni hoşgörün... Uygunsa yanınıza oturmak istiyorum. Müsaade var mı?
“Elbette ki” dediğini duyar gibi oldum. Sesi kısıktı ama gözleri her şeyi anlatıyordu...
Bilmiyordu ki şimdi ne kadar çok istiyorum başımı omzuna yaslanmayı. Bak işte, dayanamayıp başımı omzuna yaklaştırdım. O da biliyordu kendisine karşı olan hislerimi. Kulağına eğilip kısık bir sesle şöyle demek geçti içimden.
Yok, yok söyleyemem, yapamam bunu...
“Söz veriyorum, tek ses bile çıkarmayacağım, sadece nefesinizi hissetmek istiyorum” demek geçiyordu içimden, söyleyemedim. Bunu söylersem mutsuz mu olacaktım? Elbette ki hayır… Peki, gerekçem ne idi?
Dayanamadım ve söyledim içimden geçenleri. İçimde ona karşı beslediğim aşkı, sevgiyi saklayamadım. Gözlerine bakarak, “Bu hayatı seninle yaşamak istiyorum” dedim, gülümsedi.
“Gülmeyin lütfen, bu isteğimi dile getirmek aylar aldı” dedim. Dünyayla alay edercesine bir kahkaha attı. Bu gülüşü ömre bedeldi. Kolay değildir onu mutlu etmek. Sahiden şu an ne hissediyor dersiniz?
Ve ellerimi ellerine kavuşturdu. Sıcacık elleri vardı, benim ise buz gibi. Benim ellerimin soğuk olmasının nedenini Aralık ayında doğmuş olmama bağlardı hep…
Korkuyordum aşkımla sınanmaktan...
“Parfümünüz sizinle bütünleşmiş sanki” dedi.
Biraz tanımayı denese, her şey farklı olacaktı.
“Elbette ki olur, tanımak isterim” dedi. Benimle mutluydu demek ki…
Velhasıl zaman su misali geçti. Haftalar, ayları kovalamaya devam etti.
Şimdilerde hem sohbet etmeyi hem de kahvemizi yudumlamadığımız günleri düşünüyorum. Onun yanında dudaklarım yine kahve sıcağı misali...
Ellerim üşüyor ama o varken hissetmiyorum bile. Bu ayazlı gecelerde kalbine kaçasım var. Müsaade eder mi acaba? Eskisi gibi mesken kurayım kalbinin sol yanına. Lanet olası ellerim yüreğini yokluyor yine...
Neler yapıyorum ben Allah’ım! Ben bu kadar rahat hareket edemezdim. Varlığından çekiniyorum, yokluğunu ise düşünmek bile istemiyorum. Yaşayacağım en büyük acı onu kaybetmek. Onsuz eksik kalıyorum. Ürkek bir ceylan misali yaşarım şu garip hayatı... Onu düşünürken bile utanırım. Çok fazla konuşmamamızın nedeni işte bu… Gözlerine bakarak hayaller kurmak istiyorum. Başımı omzuna yaslayıp mutluluğu tatmak istiyorum.
Onu tanımadan önce koca bir yıkıntıdan çıktım. Bir türkü duysam gözümden süzülen yaşlara çare aramadım. Kimseyi yanımda istemedim. Bencil falan olduğumdan, tek neden derdimle dertlenmesinler...
Geceyi bölen sesi uzaklardan gelir ansızın. Yüreğimin en ücra köşesine mıhlanır. Görmemiştim yüzünü, gözlerinin rengini. Bir ses, bir yazı uzağındayım sadece. Hasreti bitmesin, hep sürsün diye aramıyorum onu. Ama şu belli ki sesini duyunca ruhum dinleniyor.
Üşüyorum bu kışta kıyamette. Sevdalanmış, ruhum uçsuz bucaksız maviliklere süzülüyor. Ona gitmek istiyorum. Bileklerime kelepçe vurulmuş tutsağıyım sanki. Dışarıda dans edercesine yağan karın altında yürümek istiyorum. Islak saçlarının kokusunu merak ediyorum. Kokunu içime her çektiğimde çaresiz kalmak istiyorum. Adını sayıkladığım her geceye dem vurmak geliyor içimden. Kimsem yok ki boynum büküp yanına yanında oturayım, derdimi paylaşayım. Yalnız sen mi mutsuzsun, ben senden de derbederim. Gönlüm sensiz ne dertli ne de bahtiyar.


28 Ekim 2018 Pazar

“Arguvan'a Sığmıyorsun”


“Arguvan'a Sığmıyorsun”

Mahir Yılmaz Adıgüzelman anısına...

2014 yılı, 29 Ekim Çarşamba…
O günü çok iyi anımsıyorum. Cumhuriyet Bayramını kutlamıştık. Çok mutluydum. Türküler mırıldanarak yemek yapıyordum. Hava kararmak üzereydi biraz da rüzgâr vardı…
Hayatımda en çaresiz kaldığım günlerden birini yaşacağımı çok geç anladım, duygularıma, düşüncelerime kara bir perdenin ineceğini düşünemedim. Ne olmuş ki diyeceksiniz belki. Yüreğim dayanmaz belki ama kalemimin döndüğü kadar anlatayım.
Amcamın oğlu Mahir Yılmaz Adıgüzelman hayatını kaybetmişti…
Ne zaman ismini tam yazsam aklıma ilkokul hocasının yaptığı espri gelir. Deftere isimlerini yazmalarını isteyen öğretmeni Mahir'in defterine bakınca “Sen Arguvan'a sığmıyorsun, adın da deftere sığmamış” demişti. Şimdi o kara toprağa nasıl sığdı dersiniz? Odasının kapısı kilitli... Kim ya da neler ölümüne sebep oldu, hiçbir şey bilmiyorduk. Sanırsın sır oldu, sanki hiç yaşamamış…
Olay nasıl mı olmuştu?
Mahir, okuldan gelir ve nedendir bilinmez, iki kilometre kadar etrafına bile bakmadan Maman deresinden öte tarafına koşarak gider. Yaklaşık yarım saat sonra tekrar köye döner. Koşarken gözü kimseyi görmez. Deyim yerindeyse aklını yitirmiş, bir bilinmeze doğru yola çıkmıştır sanki. Yolda önüne geçip şakalaşmak isteyenleri, niye koşuyorsun diyenleri hiç duymamış bile. Yanaklarından süzülen gözyaşları ile evin yolunu tutmuş. Odasına girmiş ve bir daha oradan çıkmamış. O sırada biz evde akşam yemeği hazırlıyorduk, bir çığlıktır duydum, gerisini hatırlamak bile istemiyorum.
Kim bile bilirdi ki birazdan kapınızın önünde matem havası esecek.
Hatırladığım kadarıyla kime ne oldu? Olay nedir? Bilmeden ayakkabılarımızı bile giyinmeden koşarak üst kata çıktığımızı anımsayabiliyorum. Kimse dur demeyince seslenir geldiği amcamların evde Mahir'in odasında buldum kendimi. Keşke görmeseydim. Bizden sonra gelenlere, “Boş verin, görmeyin eski haliyle hatırlayın” dediklerini hatırlıyorum. Keşke ben de eski haliyle yâd edebilseydim.
Saat 19.15 gibi olaya tanık olduk. O saatten sonra ne yemek ne de su…
Olayın üzerinden geçen yarım saatte yüzlerce insanın etrafımızı sardığını biliyorum. Her sorana olayı anlattık, kimse Mahir'i kaybetmiş olmamıza inanmıyordu. Daha küçüktü nasıl olurdu ki böyle bir şey...
Gece çabucak tükendi. Sabah olmuş binlerce insan köye akın etmişti. Tanıdığımız tanımadığımız binler vardı. Kimse teselli adına bir tek kelime edemiyordu. İnsanlar gözlerimizin içine bakıp kendi aralarında konuşuyorlardı. Çaresizlik bu olsa gerek.
Güneş batmak üzereydi ki bir ses duydum. Yüzüne baktığım herkesin yanaklarından sayısız gözyaşı süzülüyordu. Cenaze arabasını görmüşlerdi. Evin önümde kalakaldım. Cesaret edemedim araca yaklaşmaya, sadece sesiz sakin yürüdüm.
Defin için gittiğimiz bahçede iğne atsan yere düşmeyecek kadar mahşeri bir kalabalık vardı. Çıkışta başsağlığı dileyenlerin iki kelimeyi bir araya getiremediklerini hatırlıyorum. Çoğunluk dayanamayıp çekip gitti ama biz acımızla baş başa kaldık. Ne kimse yemek yiyordu ne de su içiyorlardı. Evimiz yıkılmış kim yemeği düşünür ki?
Saat oldukça ilerlemişti. Eskiden gelen bir gelenek gereği helva yapılacakmış. O gün bu gündür ne zaman helva görsem gözyaşlarımı tutamam. O akşam zorla yemiştim.
Ve bir rivayettir o gece eve bir kelebek geldi. Anlattıklarına göre birçok anlamı varmış. Güzel bir kelebekti, bir hafta boyunca pencerede kaldı. Her geçen gün o da bizimle beraber tükendi. Belki gözünden bir damla yaş dökülmedi ama bedeni gözlerimin önünde eridi. Her gün yanına gittim. Dertleştim, sanki beni anlıyordu. Ağlamaya başlayınca kımıldanıyordu. Herhalde ağlamamak mı istiyordu. Son günlerinde onu görmek istemediğimden nerede ne yapıyor merak etmiyordum. Bir acıya daha dayanamazdım. Benim ona olan acım azalmıyor çünkü ben sevgimi belli edebilen biri değilim. Onca ay kendi kendimi tükettim...
Bir zaman sonra insanların keyfine düştüğüne görünce her şeyi unutuyorsun. Biri çayımı getir, biri diğer öğüne ne var derdine düşünce içimdeki acı amanlar ile figana çıkıyor...
Günler, aylar birbirini kovaladı ama olayın nedeni çözülmedi. Tek anladığım artık Mahir'in bizimle beraber olmadığı. İçimde bir yıkıntı olarak kaldı. Mantığımı kullanarak ne ileri gidebildim ne de geri. Kader işte...
Unuttuk mu?
Hayır...
Unutacak mıyız?
Hayır...

10 Ekim 2018 Çarşamba

Seni Seven Öldü



Seni Seven Öldü

"Şafak söktü, Suna’m yine uyanmaz
Hasret çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım Suna’m sesim duyulmaz
Uyan Suna’m uyan, derin uykudan

Nice diyar gezdim gözlerin için
Niye kızdın bana el sözü için
Dilerim Allah’tan sızlasın için
Uyan Suna’m uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halimden
Uyan Suna’m, derin uykudan…”

Malatyalı Fahri Kayhan'ın yüreğimden dökülen bu türkünün hikâyesini herkes okumalı. Okumalı ki ölümüne sevmek nedir anlayabilsinler…
Benim de gönlümün yası bitmiyor şu günlerde. Eylül ayının bana bu kadar kötü geleceğini tahmin edememiştim. Yasım bitmeyecek nefes aldığım her saniye paramparça olsam da onun için gözyaşı dökeceğim. Herkes gördü ki onsuz ölmekten beter oldum. Onu, görmek ümidiyle sağımdan solumdan geçen herkese baktım. Kimse onun gibi değil. Kimse onun gibi yürümüyor, kimse onun gibi içten gülmüyor...
Geçtiğimiz yollardan yürüdüm. Oturduğumuz yerlere baktım ama sana rastlayamadım. Kokunu bile hissedemedim. Yüreğime bir ok saplanmışta nefes aldıkça daha da canım yanıyor sanki. Bir gün gözlerim görmese, kulağım duymasa da ben kokunla bile tanırım seni...
Elinin fırça ve kalem tutuşunu biliyorum. Hani diyordun ya; 'Sen de hiçbir şeyi unutmuyorsun' diye. Unutamadığım ve senin beğenmediğin her şeyi başına kalktığımı söylerdin. Belki bahsettiğim şeyi sen çoktan unutmuş oluyordun. Ama ben seni yaşıyorum ya ondan dolayı unutamıyorum işte. Ne kadar yıkılmış olsam da seni yaşamaya devam edeceğim. İnsan sevdiği kişiyle geçen anlarını unutamaz ki zaten sevmiştir bir kez. Kim ne derse desin onu her haliyle kabullenmiştim. Seninle tanıştığım o günden itibaren yedi ayın tamamını sana bir bir anlatabilirim. Böyle dediğimde gözlerime mühürlenmeni hiçbir zaman unutamıyorum.
Çünkü kadın gözüyle, gönlüyle, kelimeleriyle sevmesini bilir. Sadece ilgi ister. Açmamış bir gonca gibi misali. Sevdiğinin etrafında mutluluğundan dört köşe olur.
Çünkü benim yârimin kaşları yay, kirpiği ok. Tanıdığım çoğu insandan farklı. Ben onun için yaşıyorum. Hani kader diye bir şey varmış ya yaşayıp göreceğiz. Yıl,  ay, hafta, gün, mevsim, saat, dakika, saniye, hepsi yerini değiştirse, yine de seninle olduğum hiçbir hatırayı yüreğimden söküp atamam. İyi veya kötü... Kaderimsin sen... Bazen saman alevi gibi olsak da yaşanmaya değer anılar biriktirdiğimizi sonradan farkına vardık. Yaşanılan, konuşulan ve planlanan her şeyi belki bir hiç uğruna silmeyi göze alamadık. Ya şu günlerde olanlara ne demeli... Sevdiğimin yıllar sonra üzülmesine, pişmanlık yaşamasına dayanamazdım. Ardına bakmadan çekip gitmesine izin veremezdim.
Hayatım ne kadar karışık olursa olsun, biliyorum ki seninle her şey düzelecek... Düzeldi de... Düzelmeye de devam edecek.
Biz farklılaştıkça hayat bizi birimizden koparmak için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı. Kopmak ve ayrılmak yerine inadına bir bütün olup birbirimizi yaşamayı seçmedikçe göz önünde ezileceğimizi bilerek hareket ettik.
O Alevi, ben Sünni, diğeri Kürt diye ayrımcılığa gittikçe tutunduğumuz ip inceldiği yerden kopacaktı elbette. O andan sonra toparlanmaya çalışsak da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ama eminim ki bir gün yine seni bıraktığım andan itibaren sevmeye devam edeceğim. Belki bir gün sensizliğe dayanamaz ve bu hayattan çekip gitmem gerekirse emin ol ki sensizlikten yorulmuşumdur. Ömrümün sonuna kadar sol yanında olacağım. Boynuma taktığın kolyeye 'sımsıkı sarıl o seni koruyacaktır' dedin ya giderken; sahiden de sen gibi koruyor beni.
Ben yokken sakın ağlama zülfü siyahım ben seni her zaman bekleyeceğim.
Seviliyorsun...

9 Eylül 2018 Pazar

Aşkım Sonsuz












AŞKIM SONSUZ


Bugün bana dokunmayın 
Benim benden haberim yok
Tutmuyor elim ayağım
Benim benden haberim yok

Harmanımı yeller aldı
Bostanımı seller aldı
Bir yar sevdim eller aldı
Benim benden haberim yok

Harmanımı yele verdim
Bostanımı sele verdim
Bir yar sevdim ele verdim
Benim benden haberim yok


Birkaç dörtlüğü daha olan, ne zamandır dinlemediğim bir türküydü. Bir hevesle dam başına çıkıp bir iki kez dinledim.
Türküde söz edildiği gibi yârimi ele vermemiştim ama son dize beni anlatıyordu.
"Benim benden haberim yok" 

Türkü ziyafetim bitince eve geçtiğinde saat 21. 34 olmuştu.
Malatya'dan oldukça uzakta olan sevdiğim bir hocamdan mesaj gelmişti. Çok geç gördüğüm mesajda şunları yazmıştı.
"Nasılsın sevdiğim güzel insan?
Özledim yazılarını...”
Saat 22: 02'da tekrar mesaj atmıştı.
"Cevap gelmediyse uzaktasın!
Uyuyorsun belki de...
Umarım bir münasebetsizlik etmedim...
İyi geceler…"
Gerçekten de uzun süredir yazmıyordum. Birazcık düşüncelerimi saklamak en iyisi diye düşünmeme karşın, yazmayacağımı da kimseye söylememiştim. Herkes 'neden yazmıyorsun' diye soracaktı elbette.
Artık tükendiğimi düşünüyordum. Lakin yazılarımı okumak isteyen birileri varmış...
Hocamı kıracak değilim...
O an ilham gelmişti zaten, başladım yazmaya...
"Beni mutlu etmek zormuş.
Sevmekte bana göre değilmiş…"
Bakalım gerçekten öyle mi?
Biri var ki gözleri ömre bedel...
Attığım her adımda, karşıma çıkan her kişide, baş harfinin geçtiği her isimde, baktığım her gözde onu aramaya yüreğim dayanmaz.
Ondan uzak kalmak, ölmek gibi bir şey, lakin bu aşkta kimse ölmeyecek. Onu düşünerek yaşamak yüreğime bir sonsuzluk sunuyor. Her doğal seste sesini, her elimi tutanda ellerini, her gözlerime bakanda gözlerini, her cümlede fikirlerini aradıkça daha da özlüyorum. Özledikçe amansız bir hastalığın peçesinde imiş gibi daha çok bağlanıyorum. Her gün öldüm desem de ölmeyecekmiş gibi seviyorum. Her yol, her sokak, her cadde ona ulaşmak adına tükeniyor adımlarımla…
Her gece onun kokusunu anımsayıp yataktan fırlamak kadar ne acıtır ki insanın canını? Herkes, “unutmayı dene” diyecek ama hangi kalple, hangi ruhla yapabilirim ki bunu? Ben sadece onunla bir bütünüm…
Sevdiğini unutmak hiç kolay olur mu?
Kalbini avuçlarıma alıp ölene kadar hatta son nefesime kadar ona bakmak isterdim. Çünkü gerçekten çok seviyorum...
Ne olursa olsun, her esmerde, her şiveli konuşanda, seviyorum diyecek onlarca kişide onu aramayacağım. Zaten kalbimdeki boşluğu kimse dolduramaz...
Belki bir gün gücüm tükenecek, belki o an yanımda olmayacak, ama son nefesimde bile ne kadar sevdiğimi bilen bir sürü insan bırakacağım ardımda. Gücümü tüketiyor, olanlara artık göğüs geremiyorum. Şimdilerde hiç yıpranmadığım kadar yıprandım. Kendimi tüketirken onu da tüketmek istemiyorum.
İçim içimi kemiriyor. Bir mum misali karşısında eriyorum. Sanırım farkında değil! Kendimden bile habersiz yok olup gidiyorum. İkimizin de paramparça olacağı günler çok yakın. Ama ‘her şeyin ilacı zaman' diyeceksin... Haklısın zaman...
Unutmayacağım şeyler yaşadım, çok sevdim, çok şey öğrendim, öğrenmeye de devam ediyorum.
İyi ki onu tanıdım, iyi ki hayatımda, iyi ki en zor zamanlarımda karşıma çıkıp beni o zor durumun içinden çekip çıkardı. Hakkını hiçbir şekilde ödeyemem...
İnsan, sevgilisini deneyerek unutamaz ki...
Bilsem ki sana olan sevgim bugün bitecek yine senin için yaşayacağım, yine sana sadık kalacağım.
Bu yolda daha biriktirecek çok hatıramız olacak, belki çekilecek acılarımız, uğruna dökecek gözyaşımız... İleride benimle veya bensiz hayatına devam edecek. Belki hayatında başkası olacak. Ben her zaman onun için en iyisini isteyeceğim. Hep dua edeceğim.
“Mutlu olmanla bile mutlu olacağım ama benim gibi seveni zor bulursun” diyeceğim.

2 Ağustos 2018 Perşembe

“Her Arguvanlı Nazım Hikmet, Âşık Veysel ve Mustafa Kemal Atatürk’tür”

“Her Arguvanlı Nazım Hikmet, Âşık Veysel ve Mustafa Kemal Atatürk’tür”

Sevil ADIGÜZELMAN

13. Uluslararası Arguvan Türkü Festivali sona erdi. Ama yankıları devam ediyor. Geçen sene binler katılırken, bu yıl on binleri ağırladı. Türkü Diyarı Arguvan. Kendimi bildim bileli her yıl Arguvan Türkü Festivaline katılıyorum. İlk zamanlar yankıları küçük çaplı olsa da her yıl daha da güçlenerek yüreklere kazındı festivalimiz. Bu yılda festivalin gelmesini iple çekiyordum. Naçizane görüşüm, benim için fevkalade bir festivaldi. Emeği geçen herkese teşekkürler. 13. Uluslararası Arguvan Türkü Festivali diğerlerinden oldukça farklı ve güzeldi. Peki, bu güzellik nelerden kaynaklanmaktaydı. Kulak misafiri olduğum konuşmalara göre haritanın batısından doğusundan, kuzeyinden güneyinden onlarca türkü severi ağırlamışız. Kimi festival nedeniyle ilk kez Arguvan’a gelmiş, kimi sevdiği sanatçı uğruna düşmüş yollara. Bana, ‘Arguvan’ın nesi meşhur ki bu kadar seviyorsun?’ diyorlardı, daha önceden söylediğim gibi, “Bir ana caddesi bir de türkülerimiz var” diyordum. “Bu kadar mı?” diye gülüyorlardı. Keşke bizim bu kurak topraklardan çağlayan sular aksa, denizimiz olsa, tarihi birçok mekânımız olsa diye kendi kendime yakınırdım. Ben her zaman memleketimi soranlara gelip görmeden Arguvan’ı anlamazsınız demekten vazgeçmeyeceğim. Arguvanlı yiğit olur mert olur. Bizim buralarda misafir çok sevilir. Tanımasan bile kapısını çaldığın her kapı açılır, ayaküstü de olsa bir tas soğuk su ya da ayran verilmeden kimse yolcu edilmez. Şirin ilçemize gelen canların başımızın üstünde her zaman yerleri vardır. Bize dar olan Nazım Hikmet Meydanı festival boyunca on binleri ağırladı. Sağımda, solumda onlarca Alevi, Sünni, Kürt ve Türk vardı. Beraber türküler söyledik, yeri geldi ayağa kalkıp kol kola girdik deyişlere eşlik ettik, halay çektik… 

Arguvan küçük ama insanlarının yüreği gerçekten büyük... 

Vakıf Başkanımız Hasan Aydın konuşmasında, “Arguvanlılar bedene değil, sevgiye âşıktır demişti”. Evet, sahiden öyle… Bir Arguvanlı Cumhuriyet çocuğu olarak şunu öğrendim. Bu nankör hayatta kendimizi kimseye ezdirmemeliyiz. Bir gider bin geliriz. Bileklerimize kelepçe vurulsa, yolumuza taşta konulsa, düşüncelerimiz demir parmaklıklar ardına da hapsedilse, yerlerde sürüklensek de, inancımızı serbestçe yaşayamazsak da, konuşmalarımıza engelde olsalar bizim yolumuzda erkânımızda bellidir. Demokrasiden, cumhuriyetten vazgeçmek bize yakışmaz. Sadece şunu diyebilirim iyi ki Arguvanlıyım...
Festivale; CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi, Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi, Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızıldaş, CHP İl Başkanı Enver Kiraz, Boru Başkanı Enver Han, Battalgazi Belediye Başkanı Selahattin Gürkan, İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Kızılay, Hekimhan Belediye Başkanı Aliseydi Millioğulları, Arguvan Vakfı Başkanı Hasan Aydın, Kültür ve Turizm Müdürü Ali Cengiz, Arguvanlı İşadamları ve türkü sever binlerce insan katıldı. Festival program akışına göre; Dinleti- Murat Eren, Belgesel Gösterimi “Olağan Haller” Özgür Fındık Belgeseli, Köy Gezisi- Birik Köyü Kahvaltısı, Panel “Kadın ve Toplum” Moderatör Sevil Aslan, konuşmacılar Mukaddes Erdoğdu Çelik, İlknur Kaya Bahadır… 28 Temmuz 2018 Cumartesi günü akşam sahne alanlar; Belkıs Akkale, Cemal Öztaş, Gülseven Medar, İhsan Güvercin, Veka Aler, Arslan Hazreti, Abdullah Demir birbirinden değerli türküleriyle yorgun yüreklerimize dokundular. 29 Temmuz 2018 Pazar günü ise; Panel “İnsan Hakları ve Demokrasi” Moderatör Gül Ertunan Karaaslan, konuşmacılar İsmail Beşikçi, Güven Gürkan Öztan. Akşam sahne alan sanatçılar; Selçuk Balcı, Mervan Tan (Agire Jiyan), Sinem Önel, Eymen, Gülten Benek, Arguvan Belediyesi Halk Müziği Korosu... Kültür- Sanat programları çerçevesinde Arguvan Belediyesi Turnam İlgezdi Kültür Kompleksi ve Hüseyin Suna tarafından yapılan Nazım Hikmet Heykeli açılışı yapıldı. Zeynep-Hasan Aksoy’un resim ve karikatür sergisi, Gürsel Gökçe tarafından “Sönmeyen Işık Uğur Mumcu” fotoğraf sergisi gezildi. Festival boyunca birçok kişi konuşma yaptı. Kısa kısa tuttuğum notları sizlerle paylamak isterim Arguvan’ı daha iyi anlayabilmek ve benimsemek adına… Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızıldaş; “Kardeşlik ve sevda türkülerinin seslendirildiği Nazım Hikmet Meydanında Nazım Hikmet heykelini yapan Hüseyin Suna’ya teşekkür etti. Bu güzel günde bizleri yalnız bırakmadığınız için tüm katılımcılara teşekkürlerini iletti. Konuşmasını Nazım Hikmet’in şu sözüyle bitirdi. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…” Belkıs Akkale ise, “Bizler türküleri aslına uygun söylemeyi sizlerden öğrendik. Değerli ozanlarımıza Allahtan rahmet diliyorum bizlere bıraktıkları değerler devam ediyor bizden sonraki sanatçılarımız da bu eserleri okuyacaklar. Bu süreç sonsuza kadar devam edecek. Asılsalar da, kesilseler de, yıkılsalar da, eserleri daima dillerde olacak. Ne mutlu onlara…
Veli Ağbaba, “Kayısı denince Malatya, türkü denince Arguvan akla gelir. Arguvan sadece türkülerin başkenti değil, sözüyle Âşık Veysel’dir. Bizler Arguvan kimliğinin nasıl bir değer olduğunu biliyoruz. Bakmayın siz Arguvan’ın çorak topraklarına, bu topraklarda umut, kardeşlik, barış yeşeriyor. Türküler Anadolu’nun tarihidir, edebiyatıdır, siyasetidir. Acıları, yokluğu, aynı zamanda umutları dile getirir. Bu kıraç toprakların türküsü nice yiğitler mesken, nice davalara bekçi, nice acılara merhem olmuştur. Kimliğiyle, kültürüyle, tarihiye, insanıyla, türküsüyle başlı başına bir değer olan Arguvan savaşa karşı barışın, nefrete karşı hoşgörünün, düşmanlığa karşı kardeşliğin sesidir. Arguvan Âşık Veysel, Arguvan Nazım Hikmet’tir. Arguvan direnişiyle gezi’dir. Arguvan isyanıyla Ruhi Su’dur, Muhlis Akarsu’dur. Arguvan topraklarında etnik kimliğinden mezhebinden dolayı kimse ötekileştirilemez. Narmikan Mahallesi ne ise Kızık’ta o dur. Türk ne ise Kürt odur. Alevi ne ise Sünni odur. Ayrımcılık yapılmaz.
Bugünlerde geçmişte olmadığı kadar daha çok umutsuzluğa kapıldık. Geleceğe daha az inançla bakabiliyoruz. Ancak, hangi siyasi görüşten olursa olsun, demokrasi, barış, insan hakları, özgürlük, laiklik ve cumhuriyeti savunan insanların umutsuzluğa kapılmaya hakkı yoktur. Bugüne değil tarihe karşı sorumluluğumuz var. Umudu hâkim kılacağız. Direnç, umut ve başkaldırı olduğu için; ‘Sizde şah diyeni öldürürlerse, açılın kapılar Şah’a gidelim’ diyerek darağacına giden Pir Sultan Abdal olduk. ‘Yaşasın hakların bağımsızlığı ve kardeşliği’, ‘Yaşasın tam bağımsız Türkiye’ diyerek idam sehpasını tekmeleyen Deniz Gezmiş ve arkadaşları olduk. Sarayında teslim bayrağını çekenlere, manda isteyenlere inat, Anadolu’nun yetiştirdiği en büyük Mustafa Kemal Atatürk olduk. Bu topraklarda kimseden alacağımız ders yok. Bu topraklar kim olursan ol yine de gel diyen Hz. Mevlana olduk. Bir kucağında aslanı bir kucağında ceylanı olan Hacı Bektaş-ı Veli olduk. Bizler bu topraklardan nefreti söküp atacağız. Bu ülkede korku ve baskı politikalarına karşı sonuna kadar mücadele edeceğiz. Boyun eğmeyeceğiz, hak ihlaline karşı her zaman olduğu gibi mazlumun yanında zalimin karşısında duracağız. Bu topraklara Hacı Bektaşlar, Yunus Emreler, Ahmet Yeseviler’in ektiği kardeşlik tohumunu yeşertmeye devam edeceğiz”

15 Temmuz 2018 Pazar

Gurbete Yar Yolladım, Gitti de Gelmez Oldu



Gurbete Yar Yolladım, Gitti de Gelmez Oldu

Sevil ADIGÜZELMAN

Uzun zamandan beri sensizliğe alışmıştım. Her şey o ayazlı gecede gelen bir mesajla alt üst oldu. Gecem, geleceğe dönük hayallerim, hasretim her şey biran da darmaduman oldu. Gelen bildirim sesiyle irkildim, elimdeki kitabı bir kenara bıraktım. Bir çırpıda telefonu alıp, mesajın kimden geldiğine baktım. Elim ayağım birbirine dolaştı. Mesaj atılan telefon numarası ben de kayıtlı değildi ama numara hiç de yabancı gelmedi. Aradan geçen beş altı dakika içerisinde mesajın kimden geldiğini anladım. Kalbim bir kuş misali çırpınmaya başladı. Mesajı okurken öyle bir iç geçirdim ki…
Şöyle yazmıştı faili meçhul kişi; 'Sen istemesen de seni görmek istiyorum, elaya çalan gözlerine bakmadan çekip gitmeyeceğim, sen elini uzatmasan da ben ellerinden tutmak istiyorum. Sen sarılmak istemesen de ben sımsıkı sarılmak istiyorum' diye devam eden bir mesajdı. Şaşkınlığım geçmeden, “Apartmanın önünde seni bekliyorum. Aşağı iner misin?” diye bir mesaj daha geldi. Direkt, “hayır” dedim. Zaten aşağıda olduğuna da inanmamıştım.
Balkondan aşağıya bakınca kapının önünde beklediğini gördüm. Yüreğim el vermedi onu o halde bekletmeye. Ruhum bedenimden ayrıldı, koşar adım evden çıktım. Lakin kalbim geriye doğru gidiyordu. Onun bana yaşattıklarını nasıl unuturdum. Ama kendime söz geçiremedim. Bir iki dakika içerisinde yanına vardım. Ama ondan oldukça uzakta kaldım. Konuşmuyordum ama çok özlemiştim. Küçük bir çocuğun babasının boynuna sarıldığı gibi kollarımı açıp boynuna sarılmak istedim, olmadı, yapamadım. Ellerini tutmak istedim ama başka birinin ellerini tutmuştu artık bunu yapmaya hakkım yoktu. Yaşadıklarımızı düşündüm, bileğindeki ismimi silip onun ismini yazdırmasından daha kötü ne olabilir ki? Başkasına meyil etmiş biri nasıl olur da şimdi karşıma çıkar? Neden onunla birlikte değildi şimdi? Bir sürü cevapsız soruyla karşı karşıya kaldım.
Yan yana geldikten sonra sessizliği bozan o oldu. Kaldırıma oturup onu dinledim. Onun yanında bütün gereksiz sesler kara kuyulara doğru yol aldı. Hafiften boğunuk bir ses kaldı etrafımda. Hâl hatır sordu, gözlerimi kaçırarak cevap verdim sorularına. Zifiri karanlıkta az buçuk yüzünü görebiliyordum. Bazen etrafımızdan gelip geçenler, bazen köşe başındaki sokak köpeğin havlaması bozuyordu sessizliği.
Onunla dertleşmeye ihtiyacım yoktu. Önce çekip gidişinin hesabını vermesi gerekiyordu. Konuşmaya başlayınca sessizce dinledim. Başından neler geçmiş bir bir anlattı. Ellerimi yüzüne yaklaştırdım. Yüzünde derin çizgiler vardı çok acılar çekmiş görmeyeli. Düşünceleri çok değişmiş ama teni yine esmer, ruhu heyecanlı, gözleri simsiyah, bana diyor ama onun saçları kelebek kokulu, ömrü elindeki sigara dumanı gibi griye dönmüş. Çok özlemiştim onu. Kalbime söz geçiremedim. Kollarının beni sarıp sarmaladığı anlarda vücudum alaca karanlığın koynuna gizlendi. Kalbim başta edemediğim bir şekilde heyecanla atmaya başladı. Başını önüne eğmiş duygularımı anlamaya çalışıyordu. “Çok pişmanım” dedi. Başını hafifçe kaldırdım. Gözlerinin içine doyasıya baktım. Gözlerinde özlem, hasret, ve pişmanlık süzülüyordu. Bir damla gözyaşı yanaklarından süzüldü. Sahiden erkekler ağlar mıydı? Hasretine dayanamadım başımı omzuna yasladım. Birkaç dakika sonra doğruldum ve karşısına geçtim. Başını başımın hizasına getirdim. Tekrardan ellerimle yüzüne dokundum. Parmak uçlarım dudaklarını sıyırıp geçti. Bir şeyler söylemek istedim ama “Herkes hak ettiğini yaşadı” diyecekti her zamanki gibi. Konuşmasam bile kavuşmuş olmaktan yoruldum… Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Ayrılma vakti geldi vedalaşacaktık ki birden yerinden fırladı ve arabasından bir demet papatyayla geri geldi.
En son Battalgazi’deki Kervansarayı gezmeye gittiğimizde bana papatya almıştı. Kervansarayın yakınında satış yapan teyzenin hemen yanındaki dut ağacının gölgesine bağdaş kurup, papatyalarla o gün salkım saçak olan saçlarıma bir taç yapmıştı. Unutulmaz hediyelerinden bir tanesi...
Sonrasında o günün anısına papatyalarla ilgili bir yazı kaleme almıştım hatırladığım kadarıyla anlatayım dediğimde tekrardan yanıma oturdu. Şöyle başlıyordu yazım…
Düşün evine bir demet papatya gönderiyorum. Mutluluktan havalara uçarsın değil mi? Çünkü biz papatyaları çok seviyoruz. Papatyalardan bir tanesini sana hediye ettiğim Kürk Mantolu Madonna kitabının arasına yerleştir. Orada gözünün önünde kalsın ki kitabı eline her alışında iyi kötü ne yaşanmışsa anımsayabilesin. Sana diyordum ya beni unutsan bile hatırlarımızı yok edemezsin. Bunca yaşanmışlığı ve bize özgü olan hatırları bir çırpıda silmek kolay olur mu hiç.
Şimdi seninle bir oyun oynayalım. Bir papatyayı kitabın arasına yerleştireceksin onu sakın unutma. Diğer papatyaları al ve beraber saatlerce oturduğumuz terasa çık. Papatyaları önüne al ve başla seviyor, sevmiyor diye yapraklarını koparmaya. ‘Seviyorlar’ı sol tarafa, ‘sevmiyorlar’ı sağ tarafa topla. ‘Sevmiyorlar’ı mavi bir zarfa doldur ve bana gönder. Ben onlara seni ne kadar çok sevdiğimi anlatacağım. Sevmek nedir anlayacaklar, sevmiyorum dedikleri her an için utanacaklar. Sen de bana ‘seni sevmiyorum’ demiştin. Acaba aşkımı sana da anlatsam ikna olur musun? Yoksa yine çekip kilometrelerce uzağa mı gidersin.“Hayırlısı olsun be gülüm” dediğini duyar gibiyim…
Birden yerimden fırladım, artık ayrılık vakti gelmişti. Vedalaşıp merdivenleri üçer beşer çıkıverdim. Uykuya teslim olup bu yaşananların bir rüya olduğuna inanmak istiyordum. Yanından ayrıldım ayrılmasın da, kokusu sinmişti tenime, kolay silinir miydi acaba?
Artık kararım kesin, bu saatten sonra seninle ilgili hayal bile kurmak istemiyorum, senin olmadığın en ücra köşelere gidip geri dönüşü olmayan bir uykuya dalmak istiyorum. Belki de bu uyku sessiz bir ölüm yolculuğu olacak…




29 Haziran 2018 Cuma

Çocuklarımın Benim Kadar Güçlü Olduğunu Görmeden Ölmek İstemiyorum


“Çocuklarımın Benim Kadar Güçlü Olduğunu Görmeden Ölmek İstemiyorum”

Sevil ADIGÜZELMAN

Şimdiye kadar dinlemediğim bir hayat hikâyesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Hikâyenin kahramanı güzel, güçlü ve genç bir anne… İnönü Üniversitesi Tıbbi Laboratuvar Teknikerliği bölümü öğrencisiydi bu yıl mezun oldu. 31 yaşında ikiz kız çocuk annesi Gülçin Kosar…

Adım Gülçin Kosar; otuz bir yaşındayım, iki kızım var. İnönü Üniversitesi Tıbbi Laboratuvar Teknikerliği Bölümü öğrencisiyim. 2016-2017 eğitim öğretim yılı içerisinde Nevşehir Kapadokya Üniversitesinde laboratuvar eğitime başladım. Vakıf üniversitesindeydim. Orada derece yaptım, vakıftan devlet üniversitesine geçiş zordu ama İnönü Üniversitesine geçişin olabileceğini öğrendim ve başvuru da bulundum. Bölüm birinciliği kontenjanı ve başarı puanımla buraya yerleştim. Birinci senemin ikinci döneminden itibaren Malatya’da yaşamaya başladım. On yaşında olan ikiz kızlarım var, dördüncü sınıfa gidiyorlar.
Ben anne ve babamın kişisel özelliklerini taşımıyorum. Dört kardeşiz. Yapı olarak da kardeşlerime çok benzemiyorum. Onlardan daha hareketli, enerjik ve daha azimliyim. Daha pozitifim kendimi öyle adlandırıyorum. Babam biraz mükemmelci ve otoriter birisi… Annem de kendi halinde asiliği olmayan bir kadın. Ben kendi oluşumda kaynaklı özelliklerin yanı sıra çevresel faktörler ve yaşadıklarımın etkisindeyim. Ben hayata onlardan daha farklı bir pencereden bakıyorum. Bu onların onaylamadığı şeyler değil de, daha çok toplumda bir şeyi yaparsın da sonunda bir övgü alırsın ama yaparken bir sürü itirazla karşılaşırsınız. Ben hep o şekilde büyüdüm. Sonunda alacağımı alıyorum. O süreç içerisinde sabretmek gerekiyor.
Genç yaşta evlilik yaptım. Henüz on dokuz yaşındaydım. İnönü Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Resim ve Seramik Bölümünde okuyordum. Birinci sınıfın ikinci döneminde eşim (2012 yılında rahmetli olan) Burhan’la tanıştım. Kısa bir süre sonra evlenmeye karar verdik. O yaşlarda bir evlilik yaptığım için pişman değilim. Tabi ki zamanı yanlıştı. Evlendik ben okulumu dondurmak zorunda kaldım. İlk çocuğuma hamile kaldım. İlk çocuğumu yedi aylık hamileliğimin başlangıcında ani bir doğum gerçekleşti. Doğumdan bir gün sonra oğlum vefat etti. Altı ay sonra ikiz kızlarımın olduğunu öğrendim. 2009 yılında dünya ya geldiler. 8 Ekim oğlumun ölüm yıl dönümüydü. Eşim mezarına gitmek istedi. Yola hep birlikte çıktık ama olumsuz hava şartları nedeniyle biz mezarlığa gidemedik. Eşim bizi anneme bıraktı. Dönüşte bizi almaya gelecekti. Eşimi aradım ama ona ulaşamadım. En son aradığımda on, on beş dakika sonra geleceğini söylemişti. Eşime ulaşamayınca başka yerleri aramak zorunda kaldım. Sonra kaza yaptığını olay yerinde vefat ettiğini öğrendim. Kızlarım daha dört yaşındaydı. Ben yirmi beş yaşındaydım. Birilerinin ölmesi hikâye değil.Asıl hikâye öldükten sonra başlar. Hayat farklı şekilde devam ediyor. Bu aşamada resmen bir U dönüşü yapıyorsunuz. Gittiğiniz yerde ilerlemek ya da dönmek çare olmayınca başka bir yola girmek zorunda kalıyorsunuz. Aslında hikâyem tamamen eşim öldükten sonra başlıyor.
Üzülmeyecek bir durum yaşamadım elbette. Eşimle severek evlenmiştim. Bakmakla hükümlü olduğum iki tane kız çocuğum vardı. Her şeye rağmen ayakta durmam gerekiyordu. İnsanların bana üzülmesini, acımasını kabullenemedim. Ben üzüldüğüm zaman çocuklarımda mutlu olamayacağını düşündüm.  Bir süre eşimin iş yerini devam ettirdim ama orada hiçbir şekilde rahat edemedim. Ben oraya ait bir insan değildim. Konuşulanla yapılan örtüşmeyince insan anlaşılmadığını hissediyor. O hayata ait olamadım. Üç dört yıl kadar eşimin işini devam ettirdim. Çabaladım ama ben hep okumak istiyordum. Yarım bıraktığım bölümü değil, yeniden üniversite sınavına girdim. Kazandım, “olmaz” dediler “Nevşehir’e nasıl gidip geleceksin” dediler. Ailem onayladığı halde olmayacağını söyledi. Ama ben bıkmadım, yılmadım, haftanın dört günü Nevşehir’e gidip üç günü Malatya’da bulundum. İçerisinde bulunduğum durumu kimseye söylemedim. Tek derdim çocuklarımdı. Amacım eğitimimi en iyi şekilde bitirebilmekti. Adımdan önce bir unvanımın olmasını istiyordum. Şu an başardım demiyorum ama başardığım çok şey var ama daha başarmak istediğim hedeflerimde çok fazla. Kızlarımın ve benim eğitimim devam edecek.
Bana en büyük desteği annem ve babam verdi. Babamdan bana son bir kez babalık yapmasını istedim. Okumak zorunda kaldığım zamanda çocuklarıma bakacak birileri gerekiyordu. Maddi ve manevi anlamda… Elbette ki o süreçte sarsılacaktım. Bunun için son bir kez babalık olmaz ama ben babamdan öyle istedim. O da bunu kabul etti. İnandı. Belki de inanıyormuş gibi yaptı. Sonunda somut bir şekilde bir şeyleri başarınca takdir etmek zorunda kaldı. O süreçte insanlar pek yanınızda olmuyor ama sonunda anlıyorsunuz ben bunu başardım ben buyum deneğiniz zaman hak ettiğiniz, istediğiniz cümleleri duyabiliyorsunuz.
Bu süreçte özel sektörde çalıştım. İlk yardım eğitimi aldım. Kızılay’a gittim sertifika aldım. Ambulans şoförlüğü sertifikası aldım. Ondan sonra hastanelerde çalışabileceğim alanlarda çalıştım ve okudum. Ne kadar yetebiliyorsun orasını pek bilemiyorsun. İşe başlayıp kolunu geriye doğru sıvazladığın zaman bazı şeyler kendiliğinden akıyor onu anlatamazsın. Onun hiçbir şekilde tasviri yoktur. Çoğu gün fazlaca bunaldım. Maddi olarak. Her seferinde bir şekilde çalışarak bir şeyler yaptım, çalışmak kitap okumak değildi. Ne iş olsa yaparım dediğiniz noktaya çok geldim. Yeter ki bir şeyler o tren rayından çıkmasın. Ambulans şoförlüğünü çokta resmi olmayan şekilde yaptım. Ama sonunda hem ben hem de insanlar zor durumda kalıyordu. Bunu daha güzel şekilde yapmak istedim. En çok eşimin vefatından sonra ambulansın geç geldiğini öğrendim. Ambulans kırk dakika geç gelmiş. Çok araştırdım.Acaba zamanında gitselerdi yetişselerdi bir şeyler yapılabilir miydi?  Bazen kaderde varmış, eceli yetmiş diyorum bazen de hayır öyle değil diyorum. Şoförlük işinde fazla kalmadım.Her şeyi usulünce, doğru ve bilinçli bir şekilde yapmak istedim. Ambulans sürüyorsam onu hak edebilmek istedim.
Laborantım bir laboratuvar giriyorsam onu hak edebilmek en iyi şekilde yapabilmektir asıl amacım. Daha çok hayalim var. Çocuklarım olmasaydı hayata bu kadar pozitif ve sağlam tutunabilir miydim? Tutunamazdım bu kadar doğru işlerin altına imza atamazdım. Hiç mi hata yapmadım. Yaptım yanlış insanları hayatıma aldım. Çok hatalı davranmışımdır. Ama her zaman günün sonunda vicdan yapan bir insanım. Ben merhametimi ve vicdanımı kaybetmedim. Ama içimde bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji var. Ben her şeyi seviyorum. Doğadaki her şeyi seviyorum kimseye kin tutamıyorum, zarar görmüş dahi olsam zarar veremiyorum. Herkesi sevebiliyorum. Üzüntümü anlatıp kimseyi üzmek dahi istemiyorum. Bu hayat bence yaşanılması en güzel şekilde önümüze sunulmuş bir hediye. Hayatı kaybetmek boşa harcamak istemiyorum bir gün gideceksem arkamdan çok güzel şeylerin konuşulmasını istiyorum. Her şeyden önce iki tane evladımın çok güzel bir şekilde geride kalmasını en az benim kadar güçlü en az benim kadar mutlu ve hayat dolu kalmalarını istiyorum.
Bir insanı değiştirmek bir insanı başka bir insan haline getirmek, ya da kendi doğrunu o insanında kabullenmesini istemek hayatta her zaman senide karşındakini de yıpratır. Hiçbir zamana hiç kimseyi değiştiremiyorsun. Bazı şeyleri ne kadar söylerseniz söyleyin ne kadar çabalarsanız çabalayın insan beyninde bitiremediği sürece hiçbir zaman bir işin başına yapamazsın. Ya da bir olayın kahramanı olamazsın. Kaybolup giden sadece sizin hayatınız değil toprağın altındaki insan için dua etmek gerekir. Onun arkasından hayatı bitirmeyi hiç düşünmedim. Eğer kendinizi bir parça seviyorsanız tutunacak mutlaka bir şeyler vardır. Kaybolan kendi hayatları değil, kaybolan hep çocuklardır.
Eşimin Mezarı, o çok farklı bir duygu. Artık kabullendiğiniz zaman sadece hatıraları hatırlıyorsun. Bazen sanki karşında konuşuyorsun. Bazen öfkeleniyorum. Kızıyorum bazen çok özlüyorum. Mezarına gidince sadece sen olsaydın diyorum. Keşke beni hayattayken o keşfetseydi diyorum. Keşke bazı isteklerime izin verseydi. Keşke kendimi onunla beraberken bu kadar köreltmeseydin diyorum. Bazen çok mutlu oluyorum her şeyden önce orada durması bir mezarının olması çok garip bir şey. Sanki halen bizi sahipleniyor. Onunla gurur duyuyorum.6 yıl önce kaybettim. İyi ki iyi ki diyorum. Öfkelenmem erken gitmesine. İyi ki hayatımdaydı iyi ki iki tane kızım var. İyi ki onu tanımışım… Geçmişimiz… Hatta herkesin bir hikâyesi bir acısı ve hala kanayan bir yarası vardır. Hiç kimse hiçbir şeyin garantisini veremez. Hiçbir zaman o onun başına geldi benim başıma gelmeyecek diye düşünmeyelim. Sadece şunu istiyorum. Bir insan gülüyor diye ona toplum içindeki davranışları toplum dışına çıkmış diye o insanı kötülemeyelim. Bir insan susuyorsa bir insan kararı veya düşüncesi yoksa hiçbir şeye karışmıyorsa o insana da iyi demeyeyim. Bu iki farkı çok iyi ayırt etmek gerekiyor. İyinin kötünün kimin içinde kimin yüreğinde yeşerdiğini hiçbir zaman bilemezsiniz. Biraz insanlara kendini anlatma fırsatı verin. Birazcık karalamaktan yana değilde onların daha çok iyi bir insan olduğunuzdan yana kendinizi onlara inandırın. Hiçbir şey kaybetmezsiniz sadece iyi biri olmadıklarını görürsünüz. Daha iyi olduklarını gördünüz de en azından kendinize kızmazsınız.
Her şeyde bir zorluk var. Kolayı seçmek insanda farkındalık yaratmaz. Bir adım öne çıkmak farkındalık yaratır…

21 Haziran 2018 Perşembe

Her Partiye Koltuk Değneği Olmaktan Kurtulalım

"Her Partiye Koltuk Değneği Olmaktan Kurtulalım"


Sevil ADIGÜZELMAN

Malum seçim ayındayız... 

12 Haziran 2018; Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızıldaş, Arguvan İlçe Başkanı Ulaş Çopur ve beraberindeki on bir kişi ile beraber Arguvan’ın köylerine gidip köylülerimizi ziyaret ettik. Yakın zamanda gittiğim köylerin çoğuna ben önceden hiç gitmemiştim. Bu gezi benim için çok şey ifade ediyordu elbette. Gezilecek köyler Arguvan’ımıza ait olunca tabi ki iyi insanların bizi karşılayacağından hiç şüphem yoktu. Bu köylerimiz; Çiftlik, Yürektaşı, Asar, Gecekondu, Adatepe, Aşağı Sülmenli, Yukarı Sülmenli ve Tarlacık’tı bu köylerden sadece Tarlacık’ı biliyordum. 
İlk defa gittiğim bu köylerde dikkatimi çekecek çok fazla şey olacağını tahmin edebiliyordum. Yola çıkmadan önce bu köylere ilişkin bir takım tereddütlerim de vardı. Yine de kötü şeyler düşünmedim. Çünkü Arguvan’lılardan kötülük beklenmez. Sahiden de onlar kendi hallerinde insanlardır. Herkes kendi evinde, kendi bağında bahçesinde... Biri birinin hayvanına öte dur demez. Komşu komşunun öteberisine zarar ziyan vermez. Hep birlik ve beraberlik içerisinde yaşarlar. Birinin derdi olduğunda en yakın komşusuna gider. Bazen ödünç bir tas şeker ister bazen tuz, istediği şey az ise ikiye bölünür yine de kimse eli boş çevrilmez. Arguvanlıları anlatmakla tam anlamıyla tanıyamazsınız gelip misafir olmayınca olur mu hiç? Bizim kapımız her zaman herkese açıktır. Arguvan küçük olabilir ama bizlerin gönlü geniş. Bir gün yolunuz düşer de Arguvan’a gelirseniz biliniz ki başımızın üstünde yeriniz var. 
Saat 10.00’da gezimiz başladı, ilk gittiğimiz Ali dayının eviydi. Bizi eve davet etti ama uğrayacak daha çok yerimiz olduğundan dolayı orada çok az kalabildik. Başkanımızdan eve başka bir gün gelmesi için söz almadan bizi yolcu etmedi. Gönül zenginliği denen şey bu muydu acaba? 
Sırada Muhtar Tahsin amcanın evi vardı. Eşi, kendisi ve ablası bizi kapıda karşıladı. Bahçeye geçtik ve dumanı üstünde çay ikramı edildi. O sırada Tahsin amcanın ablası o evde yaşayan torunlarının ve çocuklarının işsiz olduğunu, iki üniversite bitirenin bile köyde yaşadığından bahsetti. Sahiden biz gençlerin kaderi mi köyde yaşamak? Ben de köyde yaşamayı çok seviyorum ama iş aş olmadıktan sonra ne işime yarar ki köyde kalmak. Okumaktan ve iyi birer birey olmaktan başka elden bir şey gelmez. Temiz hava karın doyurmuyor! Bugün seçimle alakalı çok şey konuşuldu ama ben onlardan bahsetmeyeceğim. Herkes her şeyi farkında! Muhtarın evinden ayrılma vakti geldi. Köy yerinde misafirin az oturması daha makul. Ne de olsa yaz günü herkesin işi gücü var. O yüzden biz başka bir köye gitmek için yola koyulduk. 
İkinci köyümüzün muhtarı İsmail Abi o da çok şık bir takım elbiseyle karşıladı bizi. Deyim yerindeyse jilet gibi duruyordu karşımızda. O kadar güler yüzlüydü ki ben ilk defa bu kadar iyi bir muhtarla karşılaştım. Demek ki mesleğini hakkıyla yapmak böyle bir şeydi. Eve davet edildik, ev ahalisi tarafından misafirler baş köşeye buyur edildi. Muhtarımızın annesi kapı ağzına çömeliverdi. Ben de misafir gelince eşikte oturmayı çok severim. Bizim kültürümüzde ev sahibinin her zaman kapı eşiğinde oturması gerektiğini söylerdi anam. Herhalde bu gelenek daha çok seneler devam edecek. Her evde olduğu gibi bu evde de çay, pasta ve poğaçalar ikram edildi. Bizim onlardan bir beklentimiz yoktu bize göstermiş oldukları misafirperverlik ile bizi ailelerinden biriymiş gibi kucaklamalarını, iki çift laf etmek, dertlerini dinlemek istemiştik sadece. 
Evet, köy bazında dertleri vardı ama kendi çarkını zor döndüren Arguvan Belediyesinden gereğinden fazla yardımda isteyemeyeceklerini farkındalardı. Belediyemiz şu durumda onlara yol ne de kanalizasyon yapabilirdi. Muhtarımızın köyü oldukça temiz tutulmuştu şimdiye kadar gezdiğim en temiz köydü. Tertemiz bir havası vardı bu köyün. Artık İsmail muhtarımızın evinden ayrılma vaktiydi. Başka bir köye doğru yine yola koyulduk. Yol kenarında arpaları biçen biçercileri tanımasak da selam verdik. Arpalardan arta kalan saplardan yayılan bir koku hissettim, arabadan inip oradaki sürsülük ağacının gölgesinde oturup o eşsiz koku eşliğinde aklı başında bir bardak demli çayı yudumlamak isterdim. Bu sefer olmadı başka sefere artık. 
Orada bir köy var uzakta denir ya; şimdi merkezden oldukça uzak bir köydeyiz. Yan yana sıralanmış beş ev vardı. Belki bizim göremediğimiz birkaç ev daha olabilir arka tarafta. Başkanımızın gelmesiyle eve geçtik. Muhtarımızın evinin önünde oturunca karşıda esrarengiz bir tepe tüm ihtişamıyla sizi ağırlıyordu. Yamaçlarda meşe ve palamut ağaçları vardı. Bir iki kare fotoğraf çektim. Sanırım bir saat boyunca muhtarla sohbet edildi. Tarım, hayvancılık, eğitim, ekonomi, işsizlik, mazot fiyatları susuz tarımın dezavantajları konuşuldu. 
Adatepe her köyde olduğu gibi burada da gördüğüm her yaşlının eline vardım. Kimi ele varmaya müsaade etmeyip deyim yerindeyse beni kucaklayıp bağrına bastı. Evler gerçekten de bir tepenin yamacında sıralanmıştı. Akşamları oradan esecek rüzgâra hiçbirini değişmezdim. 
Sıradaki köy Tarlacık, buradaki köylülerle su sıkıntısı ve yollar, çoluk çocuğun geleceği konuşuldu. Teyzelerimiz Allah suyun eksikliğini vermesin diye yakınıyorlardı. Başkanımız sohbet devam ederken bir teyze ‘Bizi ziyarete gelmeseniz de bizim oyumuz belli’ diye konuşunca herkesin yüzünde bir gülümseme oluştu. Başkanımız Mehmet Kızıldaş; "Herkes yüzünü Batı’daki medeniyete dönerken biz neden doğuya döndük?" Ben de çelişki yaşadım acaba medeniyet sahiden doğuda mı? Bu konu üzerinde çok fazla konuşuldu. Teyzelerle çok güzel sohbet edildi. Atmalı bir teyzenin esprileriyle gülücükler, kahkahalar havada uçuştu. Teyze; "Bu ülkeye polis de, asker de, mühendis de, kaynakçı da lazım." Başkanımız Mehmet Kızıldaş, "Bizim umudumuz hep var çünkü geldiğimiz noktada okuyan yazan kişilerden edindiğimiz bilgilere göre çoğu şey gün yüzüne çıktı. Yalanlar arttıkça, cevaplarda kördüğüm oluyor. Bu aşamada liderlerin kimyası da bozulmakta." Köylülerin hepsi birlikte ayaklandı ve bizi yolcu ettiler ardımız süre "Allah utandırmasın" dediklerini duydum. 
Sırada Yukarı Sülmenli ve Aşağı Sülmenli var. Buralarda yaşayanlar yıllardır silme aynı partiye oy veriyormuş. O yüzden buna benzer çoğu köylerde hal hatır sorduk. Düşüncesi, dili, dini ne olursa olsun gördüğümüz herkesi ziyaret ettik. Bir takım insanlar üzerinde oluşturulan korku imparatorluğunu Arguvanlılara yansımayacak. Bizler zamanında baraj sıkıntısı çeken birçok partiye koltuk değneği olduk artık yeter. Gezimiz boyunca tüm yaşlılara seçimle ilgili detaylar anlatıldı. Artık partiyi yüceltme zamanı. Dayının biri eğer ki başka bir partiye oy verirsem elim kırılsın dedi. İstikrar denen şey bu herhalde...

5 Haziran 2018 Salı

Bana Nankör Olan Dünya Seninle Bitmeyecek Hesabım Var


Bana Nankör Olan Dünya Seninle Bitmeyecek Hesabım Var
Sevil ADIGÜZELMAN

"Eli cebinde, başında fötr şapkası, her geçene selam veriyor sanki. Başı öne eğik duruyor, bir ayağı da geride. Adımları dermansız gibi... Sanki aşk acıları bellini bükmüş, bitap düşmüş bedeni."

Geçen sene paylaştığım bir fotoğrafa yapılmıştı bu yorum. Bu kişinin ilk önce beni anlattığını düşündüm, ama o Ankara’daki Ayranca Pazarının hemen yanındaki Cemal Süreyya Parkı’ndaki anıttan bahsediyormuş. Bu sohbet üzerine sana bir yazı kaleme alacağım demişti. İnanmamıştım tabi ki... Benimle ilgili bir şey bilmediğini düşünüyordum ama aradan oldukça zaman geçti, yazısını düzenlemiş ve gazeteye basıma göndermişti. Çok güzel bir yazıydı. Ama o yazı beni anlatmamıştı. Toplumun gördüğü benden bahsediyordu. Benim bile anlam veremediğim Sevil idi onun bahsettiği…
Cemal Süreyya’nın duruşunda olduğu gibi elim cebimde Paşaköşkü’ndeki evimden çıkıp cadde boyu bilinçsizce yürüyorum şu yağmurlu günlerde. Tanıdıklarım selam veriyor ama iki çift laf etmeye mecalim yok. Başım öne eğik, ayaklarım beni bir adım ileri götürmüyor sanki. Ama ben Cemal Süreyya gibi aşk acısı çekmiyorum. Yıllar öncesinde tam da bugünlerde kaldı acı. Başka bir neden var bu üzüntünün altında...
İyisiyle, kötüsüyle yaşanılan her şey geçip gitti. Bu süreçte insanlar pek de umurumda olmadı. Çok eski bir olaydan söz etmiyorum, her şey göz açıp kapatınca geçti dün gibi. O zorlu süreçten bugüne kadar kimseyi değiştirmeye çalışmadım. Zaten kimin ne düşündüğünü, ne yaptığını pek de umursayacak halim yoktu.
Yorulunca kendi kabuğuma çekilip, o küçücük dünyamda yalnız yaşamayı, anlık mutluluklar yaşamayıp, derin hüzünleri tek başına atlatmayı öğrendiğim vakit kimseye ihtiyacın kalmadığını anladım. Sen şimdi bu çaresizliğime 'yalnızlık' diyorsun, ben ise ‘huzur’… Ama biliyorum ki kimse kimseye derman olmaz.
İnsan doğası eninde sonunda aşkı, sevgiyi koşullu kılıyor, benim istediğim gibi biri olursan seni sevebilirim gibi yaklaşımlarla pazarlığa gidiliyor. Hani din, dil, ırk, renk, mezhep önemli değildi. Şimdilerde önemsiz gibi görünse de ya ileride…
Neyse mesele bunlar değil… Sen değil miydin 'sevgi, karşındakini nasılsa öyle kabullenmektir' diyen. İnsan kayıtsız şartsız kabullenmeyi ne zaman öğrenecek? Ben ardımda yaralı bir yürek, kederli bir ömür ve masum anılar bırakıp çekip gidiyorum. Yaşanılan anılar, en çok sizi özleyeceğim. Bilirim her şeyin kaldığı yerden devam etmeyeceğini, hep içimde bir eksiklik olacak. Bu yüzden bitti dedik ve sahiden bitti. Bilirim ki yerimi artık başka biri doldurmuştur ve şimdi gerçekten mutlu gidiyorum.  Bu kısıtlı ömürden şunu öğrendim. Sen, sen ol senden gitmek isteyeni sessizce azat eyle. Unutma, senin için başkasından vazgeçen, bir gün mutlaka başkası için senden vazgeçecek. Öyle de oluyor bu döngü bu şekilde yıllarca devam edeceğe benziyor.
Bu zor günlerde her şeyin çoktan bittiğini fark edemedim. Çok sevdiği biri varmış herhalde dediğinizi duyar gibiyim. Ama özlemekten başka yapabileceğim hiçbir şey yok. Artık susmam gerekiyor. Gelecekte çoğunuzu üzebilirim, ama benim adıma korkmayın. Gidenle kimse ölmüyor. Her sabah olduğu gibi bu sabahta çelişkili düşünceler var zihnimi işgal eden. Anladım ki mutluluk bana iyi gelmiyor. Yine boynum bükük duruyor, içimden öyle geldiği için değil dedim ya istemsiz yaşıyorum şu günlerde... Gerçek sevgi sabırdır, her şeye dayanır. Sevgi olunca kolay affederim, çabalarım, gerektiğinde susarım, aşk denen şey asla bitmez...
Şunu da unutma benim kalbim taş değil… 

20 Mayıs 2018 Pazar

Al Bayrağın Göklere Çekileceği Zamanları Göreceğiz


“Al Bayrağın Göklere Çekileceği Zamanları Göreceğiz”

Sevil ADIGÜZELMAN

Malatya Yeşil Çağala Engelliler Spor Kulübü Yönetim Kurulu Üyesi, Paralimpik Sporcu Geliştirme Sorumlusu ve Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu Sporcusu, Sosyal Doku Projeleri Koordinatörü, Aktivist, Baba ve Milli Atlet Ramazan Çuğlan’la engelleri aşan bir röportaj gerçekleştirdim.

Ramazan Çuğlan kimdir? Sizi kısa tanıyabilir miyim?

- 1975 yılında İstanbul Küçükçekmece’nin Kanarya Mahallesinde dünyaya geldim. Hareketli bir çocuktum, iki buçuk yaşlarında ailem ile beraber Malatya’ya yapmış olduğumuz bir ziyaret sırasında çocuk felci geçirmişim. Çocuk felcinin sonrasında ellerim üzerinde, bedenimi arkamdan sürükleyerek dolaşan bir çocuk olarak hayatına devam eden birisini hatırlıyorum. Hareketli olmamın yanı sıra ellerim üzerinde ilerlerken giymiş olduğum pantolonların dizleri yırtılmaktaydı. Annem de sürekli olarak yırtıklara yamalar yapardı. Yamalar arttıkça Ramazan Çuğlan dizlerindeki acıyı daha az hissediyordu. Artık yamalar ona iyi gelmekteydi. Bu süreç bile hareketliliğini engellememişti. Daha sonra bu hareketlilik sokakta gezen çocuklara yetişme, onlarla oynayabilme isteği sonucunda emekleme sürecini ortaya çıkardı. Dışarıya çıktım ama hayatımı ellerinin üzerinde emekleyerek toprağa çıplak elle basan bir birey olarak devam ettirdim. Eğitim noktasında da ciddi sıkıntılar yaşadım, kendimden büyük okula iki abim vardı. Evimizde, okula oldukça uzak bir yerdeydi. Kendim okula gidemediğim için beni sırtlayıp götürecek müsait bir ebeveynim de yoktu. Dolayısıyla bir gün okuma yazmayı evde öğrenmeye başlıyorum. Babam da bu sürece destek oluyor; eve kitaplar, gazeteler, mecmualar, dergiler taşıyor. Ondan sonra Ramazan Çuğlan çılgınca okumaya başlıyor. Şu an ise Çuğlan’ın ulaştığı yer İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümüdür. Bu hareketliliğin yanı sıra benim evden çıkma sürecim de biraz geç oldu. Çünkü ailem bana oldukça korumacı yaklaşıyordu. ‘Sen sokağa çıkma biz sana bakacağız’ gibi önermelerde bulunurlardı. Ama Çuğlan buna rağmen kendisini bir gün sokaklara atar. Evden çıktıktan sonra kurs süreçleri, okulu dışarıdan bitirme ve bilgiyi sınamanın peşinden koşmaya başlar. Kendi ekmeğini kazanmak için çeşitli branşlarda aldığı kurslarla birlikte tekstil, antika halı, kilim sektörü ve tamiri, medikal sektör, medya takibi ve daha birçok sektörde çalışarak kendi ekmeğimi kazandım. 30 yıl öncesini bugünle karşılaştırınca, sporu tekerlekli sandalye basketbolu ile tanıştım. Bunun yanı sıra tekerlekli sandalye basketboluna başladım. Yaşamımdaki hızlı değişiklikler ile milli olarak atletizmde Türkiye’yi temsil etme şansları yakaladım. Kariyer olarak iki önemli başarım var. İlki beş yıl boyunca Beşiktaş’ta oynamış olmam. Kariyerimdeki ikinci en güzel olay Ramazan Çuğlan’ın bugün Malatya’da olmasıdır. Atletizm branşını bedensel engellilerde başlatan ilk kişi olmam nedeniyle birçok engellinin de bu branşta başarılı olması ve madalyalar kazanmasına vesile oldum. Malatya’da tekerlekli sandalyede basketbol oynamaya devam etmekteyim, bu süreçte antrenör ve engelliler olimpik yani paralimpik branşlar koordinatörü olarak görevime devam etmekteyim.

Ramazan Çuğlan nasıl bir ailenin çocuğudur?

Çocuğunu seven, çocukları için en iyisini isteyen Malatyalı duyarlı bir ailenin çocuğuyum. Engelliler konusunda duyarlı, oldukça korumacı bir ailem var. Onların korumacı davranmaları beni ve diğer engelli bireyleri olumsuz etkilemektedir. Özellikle babamın okumam için evi kitaplar, mecmualarla doldurması benim okumama yönelik fırsatlar sunmaktaydı. Birkaç anımı sizlerle paylaşmak isterim; Bir gün evdeki eski kütüphanelerden birinin kitapların yükü nedeniyle ortadan ikiye bölünüp kırılmasına şahit oldum. Bu olaylar üzerine annem hem kitaplarımı, hem de gazetelerimi sobaya atmak isterdi ben izin vermedim. İkinci anımda biraz gerilim var; Komşularımızdan iki teyzenin birkaç konuşmasına şahit olmuştum ve o cümlelerden çok etkilenmiştim; Annemin de onlara karşı tepkisini aklımdan hiçbir zaman çıkaramam. Teyzeler şu şekilde konuşmuşlardı “Ramazan’ı niye besliyorsunuz, bu çocuk zaten engelli büyüse ne olacak öldürün bunu.” imasında bulunduklarını hatırlıyorum. Bir teyze bunu açıkça söylemişti ben orada dehşet içerisinde kalmıştım. Annem de o sıra da ‘ Hayır kesinlikle öyle bir şey olamaz, biz böyle düşünmüyoruz, biz onu en iyi şekilde büyüteceğiz ve hayata kazandıracağız’ demişti. Babamda annemle aynı kanıdaydı ve benim için mücadeleleri vardı. Bunlarda unutmadığım anılarım arasındadır. Çocukken mahallede bilek güreşi yapardık, herkes güreş için yarışmak isteyenleri benim yanıma getirirlerdi. Mahallede bir sıkıntı olduğunda Ramazan bunu bilir ona gidelim demeleri, arkadaşlarıma bilyeli arabalar yapmam, birçok oyunlarında yönetmenliği ben yapardım bu da bana çok ilginç gelen şeylerdendir. Ara sıra onlara sorular sorardım mesela uçaklar nasıl uçar? Dediğim zaman onlar çok şaşırırlardı. Okula gitmediğim halde bu bilgilere nasıl ulaştığım konusu onları çok şaşırtıyordu. Evde okumayı öğrendiğimden dolayı birkaç aşamada sıkıntım var. Sistematik ve örgün bir eğitim alamamak, bazı noktalarda da önümü kapatmaktaydı. Sayısal anlamda sıkıntılar hep sorun olarak karşıma çıkmakta. Felsefe ve diğer sözel alanlarda çok iyi seviyedeyim.

Eğitim hayatınızda size en büyük desteği kim sağladı?

- Kendi içimde oluşturduğum dinamikler diyebilirim. Çünkü; eğitim noktasında birini idol olarak tanıma ve görme şansım pek olmadı. Ama çok fazla televizyon izleyip, radyo dinlerdim.1980-1990’lı yıllar benim çocukluğuma denk geliyordu. Yaşadığım şu anımı o dönemlerle sentezleyebiliyorum. İlerleyen dönemlerde kendime idoller belirlerdim ve ilgimi çeken kişilerin sanatçılar ve bilim insanları olduğunun farkına vardım. Türkiye’nin ileri gelen isimlerinden, İbni Sina ve buna benzer isimlerden de etkilendim.

Ramazan Çuglan bir yazısında ben hayata hazır başladım demişti. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

- Okumak bana çok şey kazandırdı. Hayata başlamadan önce delice okumuş olmam teorik anlamda hayatın farkına varmış olmam etkili. İstanbul’da sokağa ilk çıktığımda nereye gittiğimi bile bilmek benim hayatımı kolaylaştırdı. Bütün engelli bireyleri de okumaya hatta yurdun bütün engelli bireylerine okumanın önemini anlamaya yönelik çalışmalar yapmalıyız. Çünkü dinimizinde ilk ayeti “Oku” diye başlamakta. Bu anlamda hayata hazır başladım diyorum.

Milli Atlet olmasaydınız kendinizi hangi meslekte görmeyi arzulardınız?

- Açıkçası birçok mesleği çocukluğumdan beri hep düşünürdüm. Çok okuyordum, kendimi bilim adamı, sanatçı bazen de sporcu olarak görüyordum. Ama çok hareketliydim. Her zaman bir spor dalı ön plana çıkardı bende. Bir bilim insanı olmayı da çok istiyordum.

Spor hayatınız hakkında genel bir açıklama yapabilir misiniz?

- Spor hayatım boyunca öğrendiğim şeyleri bölüşmeyi ve diğer engelli olan bireyleri de hayata kazandırmayı istedim. Sağlıklı bireylerin duyarlılıklarını göz önünde tutarak, onların da eksikliklerini giderme yönünde girişimim oldu. Her zaman bilginin ben de bir yük olarak kalmaması, benim yaşadığım güzel şeyleri bütün engelli dostlarımın ve kardeşlerimin de yaşayıp benim deneyimlerimden faydalanmasını ön planda tuttum. Bu yönde hep bir çabam var. Şu an da antrenörlük ve farkındalık projeleri kapsamında çalışmalar yapıyorum. Bizim misyonumuz var, toplumun bizden beklentileri ve bakışları, duruşumuz davranışlarımız ve sözlerimiz çok belirleyici. Bu anlamda doğru mesajları vurgulamak ve kendi deneyimimizi iyi sunabilmemiz çok önemli. Evlilik sürecine kadar kendimi dinamo eden kendime enerji veren yapıdaydım. Evlilikten sonra da eşimin çok önemli bir desteği oldu.

Şimdiye kadar kaç ödül kazandınız? İlk ödülünüzü kazanınca neler hissettiniz?

- İlk ödülümü 30 yıl önce Avrasya Maratonunda kazandım. Büyük bir gururdu, ama hastane sandalyesiyle koşmaya çalışmıştık kaydımız alınmadan koşmuştuk, ellerimiz biraz parçalanmıştı. Şimdi titanyum sandalyeler var, ilk madalyamı orada aldım. Sonrasında 1. Karadeniz Oyunları’nda yarışmada altın ve gümüş ve Bronz madalya sahibi oldum. Dünya ve Avrupa şampiyonalarında, Akdeniz oyunlarında dünya sıralamalarında 3. sıralara kadar yükselecek başarılar elde ettim. Türkiye Şampiyonalarında Türkiye Rekorları şahsıma ait, defalarca 1500 metre, 800 metre, 400 metre, 100 ve 200 metre Şampiyonluklarım var. Anadolu’da ilk defa titanyum tekerlikle sandalye atletizmini başlatan kişiyim. Kaç ödül kazandığımı net olarak hatırlayamıyorum. Benden sonra Anadolu’dan ilk defa Malatya’dan bir genç M. Safa Bakan’a bu anlamda eğitim veriyor ve yetiştiriyorum. 100 ve 200 metrede altın madalya kazandı. Yakın zamanda katıldığımız yarışmalarda 9 sporcumuz 17 madalya ile Malatya’ya döndü. Onların yanı sıra gülle, cirit, disk atma ve tekerlekli sandalye koşusunda 13 madalya, bilek güreşinden ise iki altın madalya kazandık. Malatyalı engelli gençleri arenada görmeyi arzuluyorum. Birincilik veya ikincilik kürsüne çıkılıp al bayrağın göndere çekileceği zamanları da göreceğiz inşallah.

Evlilik kararınız aileniz ve eşinizin ailesi tarafından nasıl karşılandı?

- Evlilik kararı aşamasında bir travma var bu eşim ve benim aramda değildi. Benim ve eşimin ailesinin yaşamış olduğu bir travma idi. Ailem tabi ki evlenmemi arzu ediyordu. Ama bu endişeli bir arzu edişti. Ailem acaba gelin olarak bize sağlıklı birini mi getirecek diye düşünmekteydi. Aynı şeyi mutlaka eşimin ailesi de düşünmüştür. Dolayısıyla, eşimin ailesiyle tanıştığımda onlarda bu ilişkinin evlilik değil, bizi sadece arkadaş olarak gördüklerini farketmiştim. Eşimi de bu anlamda ikna etmeye çalıştıklarını biliyordum. Benim ailemde beni ikna etmeye çalıştı. Eşim sağlıklı biriydi, ailem engelli biri olmasını istiyordu. Bu süreçte eşimin vermiş olduğu ciddi bir savaş var. Çok ilginç bir süreçti hatta eşimin ailesi beni caydırmak için sürekli arıyorlardı. Abisi bir gün BJK antrenmanından çıkarken beni arayıp, “Biz böyle bir birlikteliği arzu etmiyoruz vazgeçin” demişti. Ben de kısmetse olur şeklinde bir cevap vermiştim. O konuşma sırasında antrenmandan çıkmıştım, ben seni vururum şeklinde tehdit etti ben de beni vurursan ayaklarımdan vurabilirsin dedim, ardından ses gelmemişti karşıdan. Zaten ayaklarımdan yana kaybedecek bir şeyim yoktu. Yaşadığım en ilginç ve trajik komik olaylardan biriydi. Bu evlilik gerçekleşti ve üç tane çocuğumuz var. Evlilik sonrasında benim ve eşimin ailesinde farkındalık oluştu. Şu an üst düzeyde ve saygın iyi bir damatları olduğunu düşünüyorlar ve benimle gurur duyuyorlar.  Toplumda; farkındalık, bilinç her zaman önemli.

Engelli biri olmanızın evliliğinize yansıyan olumlu ve olumsuz yanları nelerdir?

-  Evliliğimizin ilk dönemlerinde gezerken, parklarda ya da bir misafirliğe giderken eşime şöyle bir soru soruluyormuş? Bu kişi sizin kardeşiniz mi abiniz mi? Engelimden dolayı da yazık falan tarzında konuşmalara şahit oluyordum. İstanbul’da böyle algılar çok fazlaydı. Sokaklarda gördüklerinde insanların ilk algıları eşi değildir şeklinde oluyordu. Bugün bile insanlara üç tane çocuğumun olduğunu söylememin eşimin sağlıklı olduğunu görmelerinin toplum üzerinde ilginç, hayret verici etkilere neden oluyor. İstanbul’daki bu anılarıma bakınca Malatya’da farkındalığın daha yüksek düzeyde olduğunu fark ettim. Bu da sevindirici bir durum…

“Farkındalık Sahibi Olan Yeni Nesille Sevineceğiz”


Ramazan Çuğlan’ın bir günü nasıl geçer?

- Bir günüm İstanbul’dayken çok yoğundu. Sabah İstanbul Büyükşehir Belediyesinde farkındalık konferansları veriyorduk. Bu konferansları iki binden fazla okula, diyanet çalışanlarına, İETT personellerine ve hizmet içi kurumlara, şirketlere veriyorduk. Günde üç seminer yapardık. Ardından siyasal doku projelerinde yer alırdım. Engellilerin siyasal arenada görünmesi için çalışmalar yapıyordum. Bu projelerde başarılı olduk. Önemli çalışmalara imza attık. Akşam saatlerinde antrenmanlar ve sonrasında aile faktörüm vardı. Açıkçası nefes alamıyordum. Bu yoğunluk içerisinde nefes darlığıyla mücadele etmek zorunda kaldım. Nefes darlığı (İstanbul Bronşiti) başlayınca eşimde endişelendi. Ventolin havası ile nefesim açılıyordu. Bana İstanbul’dan ayrılalım teklifinde bulundu ben de o yoğunlukta çalışmaktan ciddi anlamda rahatsız olmaya başlamıştım. Eşim Malatya’ya gidelim dedi. Benim de memleketim Malatya olduğu için teklifini kabul ettim ve geldik. Darende’yi geçtikten sonra bendeki nefes darlığı yok oldu. Malatya’ya yerleştik ve İstanbul’daki projeleri burada da faaliyete geçirdim. Engellileri organize etmek ve bilinçlendirmek için çalışmalara başladım. Farkındalık sahibi olan gençlerle, yeni nesille sevineceğiz.

Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’daki engelliler sosyal hayatta daha geri planda tutuluyor. Bu aşamada neler yapılabilir?

- Haritanın sol tarafında yaşamış biri olarak 10 yıl öncesinde ben de bu durumu hep ifade ediyordum. Haritanın sağındaki engelliler için durum her zaman daha vahim. Doğudan Batı illere ve doğuda da gelişmiş illere mesela Malatya’ya doğru engelli ve yaşlı insanların göçü var. Sosyolojik olarak da böyle bir gerçek var. Ama gelişme de olmakta. 20 yıl öncesine göre Türkiye’de devrim niteliğinde çalışmalar yapılıyor. Şu an taşrada yolu olmayan bir bölgede bulunan engellilere kağıt üzerinde tanınan fırsatlar kullanılarak sosyalleşebilir ve sokağa çıkabilir duruma getirildi. Ama hizmetler, imkanlar kağıt üzerinde çoğu zaman kaldığından ötürü kendilerine sunulmuş olan imkânlara merkezlerden ulaşabilmekteler. Aileler engelli çocuklarının eğitimlerini ve toplumdaki dezavantajı avantaja çevirelim. Korumacı davranmak her zaman bize zarar verecektir. Toplumun bize bakışı, toplumun ve ailenin bize çok korumacı yaklaşımı, bizim işimizi zorlaştıran en önemli faktörlerden birisi. Normal bir tavır belirlenmeli. Normal bireylere, çocuklara nasıl davranıyorsanız bizlere de öyle davranmak gerekmektedir. Çok fazla ilgi şımartacak çok az ilgi de engellilerimizi geri bırakacaktır. Buna dikkat edersek haritanın sağı- solu, üstü-altı, kuzeyi ve güneyinde sorun kalmaz.

Ramazan Çuğlan’ın prensip olarak olmazsa olmaz kuralları nelerdir?

- Engelli ve çeşitli kısıtlılıklar yaşayan bireylerin hayatında olması gerekenlerin olması için bir mücadele sergiliyorum. Bu noktada en olumlu, en yapıcı dili kullanmaya çalışıyorum. Kesinlikle topluma, ya da benim için düzenleme yapmamış olan idarecilere yönelik bir öfke beslemiyorum. Ama öfkemin olmayışı doğruları ifade etmemi, eleştiri yapmamı engellemez. Yapıcı davranış benim için olmazsa olmazlardandır. Her zaman hoşgörü ve bilgiyle olaylara yaklaşmak ve işin ehli olan insanların yanında durmanın ne kadar önemli olduğunu farkına vardım. Ben, benden ehil olan insanların yanında dururum ve onların desteklenmesi için büyük çabalar gösteririm. Her konu da bizler lider olamayız. Bunu kabul etmek önemli noktalardan birisidir. Organize ve birlikte çalışmalar yapılmalıdır. Engelli insanların örgütsüzlüğü nedeniyle bir engelliler bakanlığının kurulması gerekmektedir. Hakları yerleştirme ve gelişmeleri hızlandırma noktasındaki sıkıntıların birlikteliğimizin olmayışından kaynaklandığını düşünmekteyim naçizane.

“Engelli Bireyler Partizan Olmamalı”

Engelli bireylerimizi siyasette pek fazla göremiyoruz. Sizin bu konu da bir girişiminiz oldu mu?

- İki dönem boyunca İstanbul’da encümenlik yaptım. Encümenlik döneminde birçok engelli bireyi bu alana yönlendirdim. Benim arzuladığım şey engellinin partisinin olmadığı zihniyetidir. Engelli misyonlarının engelli davalarının önüne ulaşılabilirlik ile bu algı ve farkındalık sorunları bir anlamda düşüncelerle önem kazanmaktadır. Engelli insan siyasal partiler içerisinde yer almalı, ama partizan olmamalı! Bizim sorunumuz evrensel bir sorun. Her yerde engelliler olmalı bilim alanında, spor ve siyaset alanında desteklediğim insanlar var. Bürokrasinin çetrefilli yollarını keşfettim lakin herkes o yollarda yürüyemez, bu nedenden dolayı lider vasıflı da olsak yetkin olan kişilerin arkasında durmaktan çekinmemeliyiz diye düşünmektedir.

“Farklı Olanla Birlikte Yaşamak” adlı projenin içerisindesiniz kısaca bahsedebilir misiniz?

- İstanbul’da Koordinatörü olduğum “Farklı olanla beraber yaşamak” Projesi  yanılmıyorsam 2000 yılından beri devam ediyor. Malatya’ya yerleştiğimde en çok olmasını istediğim çalışma idi. Malatya BB Engelliler Koordinasyon Şube Müdürlüğü projeye sıcak baktı ve Kent Konseyi ile 2018 yılında da belirlediğimiz 30 tane liseye konferansımız oldu. Öğrencilerin bizim hayat hikâyemizi dinledikten sonra onlarında farkındalıkları üst boyutta değişiyor. Öğrenciler bu seminer içerisinde sıkılmıyorlar konuşmamız bittikten sonra kalkmak dahi istemiyorlar. Bazen keyifli bazen, gözyaşları içerisinde bizi pür dikkat dinliyorlar. Bizler bu bilincin bütün okullarda yaygınlaşmasının yanı sıra yetişkinlere yönelik seminerlerde yapmayı da istiyoruz. İstanbul’da gençlere ve yetişkinlere yönelik iki ayrı çalışma yapmıştık. İstanbul’da 1 milyonun üzerinde kişiye ulaşmıştım.

MOTAŞ şoförleriyle yaşadığınız sıkıntılar oluyor mu?

- Belediyemizin çalışanları gerçekten duyarlı…. Farkındalığın oluşmamasından kaynaklı olarak bazı problemler yaşanabiliyor ama ben bunu engellilerin duyarlılıkları ile kaptanların anlayışlı ve hoşgörülü tavırlarıyla çözüleceğine inanıyorum. Normal bireylerle de sıkıntılar yaşanmakta. Bazen insanlar gergin olabilir. Yapılan hatalar var bunlar tespit edilip olumlu şekilde anlatılması önemli. Bizler hoşgörü ve tebessümle olaya yaklaşırsak problemleri halledilebiliriz.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

- Sokağa çıkarken, hayatın içindeyken birtakım engellerle karşılaşıyoruz. Fikirsel engeller de var biz bu engelleri konuşarak, farkındalığı, hayatın içinde geliştireceğiz. Benim engellilere çağrım bu noktada iletişime geçmeleri ve sosyal hayatın içinde olmaları. Sağlıklı insanlara da tavsiyem engellilere karşı olan bakışlarını çokta değiştirmemeleri şöyle acıyarak bakmasınlar. Bizi çok fazla önemserlerse biz şımarabiliriz. Ya da onları kullanabiliriz. Çok duyarsız kalırlarsa da biz sorunlarla tek başımıza uğraşmaya devam ederiz. Ve onlara agresif yanımızı gösterebiliriz. Bu anlamda ailelere önerim çocuklarını sosyal hayatın içerisine itmeleridir. Sporla sosyalleşmek engelli bireyler için çok hızlı oluyor,  bu anlamda engelli birey ve aileleri “Kendilerini Engellemesinler” lütfen...
Gerçekten engelsiz bir Malatya ve Türkiye çok yakın…