26 Ocak 2018 Cuma

Yozlaşmış Aşk

Yozlaşmış Aşk

Sevil ADIGÜZELMAN

Zaman, ölümle kalım arasında göz açıp kapamakla geçiyor. Gece yine uyku tutmadı, yüzüme saçaklanan saçlarımı geriye itip hediye ettiğin guguklu saate ilişti gözlerim. Etrafım senden kalan hatıralarla bezenmiş, ben imha ettikçe onlar çoğalıyor. Uykulu gözlerle saatin kaç olduğunu net olarak göremesem de karanlığa adapte olunca fark ettim ki zaman yine seni kaybettiğim o kuşluk zamanı gibi çabucak geçmiş...
Saat gecenin 02.05'i, neden bu saate seni düşünmek zorunda hissediyorum kendimi? Ne zamandır sesini duymak istiyorum. Öğütlerini, tüm gün neler yaptığını tek tek anlatmanı özler oldum. Geceler gündüz olmuyor zaman geçmiyor, unutamıyorum yaşadıklarımı ve senin yaşattıklarını. Bir gün dönüp de yüzüne bu yalnızlığa beni neden tutsak ettiğini soramadım. Biliyorum ‘senin tercihin’ diyeceksin. Neden beni görünce iki kelimeyi bir araya getiremediğini anlayamıyorum. ‘Seni görmek istiyorum çekik gözlüm’ demeni, buluşunca gözlerime bakamamanı özledim. Her buluşmamızda elin kalbinde, nefesimi hissedince gözlerin doluyor, yine de derdini anlatamıyordun. Neden gözlerime bakınca, gözyaşların süzülür elmacık yanaklarından. Neden izin vermiyorsun ben sileyim gözyaşlarını. Ya gerçekten sen beni çok sevdin ya da günahın kadar değerim yoktu senin gözünde.
Annemi her gördüğünde neden benden evvel ona sarılıyorsun. Seni konuşturmak, dertlerine ortak olmak, ‘bütün hatalarına razıyım’ demişken nedendir bu kaçışın. Her seferinde beni yok saymandan, terslemenden yoruldum. Onun bunun açmış olduğu yaraların hesabını neden bana ödettin? Ben senin parmağın kanasa dertlenirken bana yabancı gibi davranmaya hakkın yok. Borç olarak verdiğin mutluluğun tahsilatı bu kadar ağır olmamalıydı.
Kavuşmak neden senin için anlamsızdı. Hani ben hayatında olunca her şey farklı olacaktı? Farklıdan kastın, her gün ağlayarak sabahlamak mıydı? Neden şimdilerde yoğurdu üfleyerek yiyorsun, neden çayına şeker atmıyorsun, neden köpekleri çok seviyorsun, neden bana yedi kat elden bile yabancıymışım gibi davranıyorsun? Neden bilye koleksiyonu yapmayı çok seviyorsun? Neden her gün sayfalar dolusu yazılar yazıyorsun bana? Hiç düşündün mü? Renklerden en çok maviyi severken aynı tonlardaki yeşili neden sevmezsin, anlamış değilim. Neden ben gökyüzü ‘yeşil’ derken sen illa ‘mavi’ diye ısrar ediyorsun. Uğurlu sayın neden dört? Köhne yerlerde, daracık sokaklarda gezmeyi neden çok seviyorsun. Yağmur yağınca neden önce sen şemsiyeni açıyorsun. İnce ince yağan yağmur tanelerine dahi tahammülün yok senin. Birbirinden güzel dört mevsim varken ve en güzeli ilkbahar iken sen neden sonbaharı seviyorsun? Neden hep bir çelişki içindeyiz biz?
Neden ‘upuzun saçlarını kesme’ diyordun bana? Sen gittin gideli saçlarım hiç uzamıyor zaten…
Derdime derman olmayan dinlenir mi hiç? Her görüşmemizde bir tel saçımı neden cüzdanında sakladın. Neden her gelişinde bir beyaz gül getirdin bana? Neden kırmızı değil de beyaz? Gübresiz toprakta meyve sebze yetiştirilebileceğine neden inanmıyorsun. Neden böyle düşünürken emekli olunca köye gidelim diyorsun? Sana yazdığım yazıları neden okumadan, ‘Çok güzel yazmışsın yüreğine sağlık’ dedin.
Geçenlerde beraber çektiğimiz fotoğrafları albümden tek tek çıkardım, hepsinin arkasında o gün yaşadıklarımızı yazdığımız dipnotlar vardı. Elim varmadı onları yırtmaya, hepsini tek tek yaktım.
Ayrılacağımızı anlamış gibi her şeyi nasıl da sayılı haftalara sığdırmışız. Bu kadar yük ağır olmadı mı sence küçücük bedenimize?
Neden hep tanıdıkların olduğu mekânlarda bir şeyler yemeyi, içmeyi tercih ediyordun? Neden her seferinde sokakta gördüğün sakız, peçete satan o esmer kız çocuğunu bizimle beraber gittiğimiz mekânlara getirip her seferinde en pahalı şeyi ona ısmarladın? Onun gözlerine baktığın gibi neden bana bakmadın? Çayı, o kıza bakarak neden demli içiyorsun.
Benim için yapman gereken şeyleri yapmadın şimdi pişmanlıklarını tart ve ona göre yaşa...
Sana çok kızgınım, öyle bildiğin gibi değil.
Ben yazarken ağladım, sen okurken ağlama...

18 Ocak 2018 Perşembe

Bir Ağzında Kırk Dili Var!

Bir Ağzında Kırk Dili Var!

Sevil ADIGÜZELMAN

Şimdiye kadar adını kimseye söylemedim, bu saatten sonra da söylemeyeceğim.
Herkes, 'Bu kız kime yazıyor bu yazıları?' diye sormaya devam edecek biliyorum, ama şu zamandan sonra bilinmemesi daha makul. Onun olduğu şehre git diyorlar. Nasıl giderim oraya, bilmiyorlar ki seni görmesem bile denizin kenarında oturduğum zamanlarda beni anlattığın midyeci Ali Amcayla karşılaşacağımı. Ona seni sorup her gün orada seni bekleyeceğimi. Seni anımsadıkça genzimde kelimeler düğümleniyor. Her an seni düşleyerek geçiyor işte. 
Beraber yürüdüğümüz kaldırımlardan geçtim geçenlerde, başkaları yürüyor artık oralarda. O yıllanmış kaldırım taşlarını değişmişler, hani ayağını vurduğun o yassı taş vardı ya onu da kaldırmışlar oradan. Sen gittiğinden beri aşk acısı illet bir hastalık oluverdi, kurtulamıyorum ondan, çırpındıkça daha derine çekiyor beni.
Aşk acısı belimi büktü, bitap düştü bedenim. Fotoğraflarına bakıyorum yine, yüzündeki naçizane gülümsemede kendimi buluyorum.
Sensizlik miydi beni sana alıştıran. Yokluğun kelimeleri getirdi bana. Onlarla sırdaşlık edip onlarla aynı masada dertleştim. Bıraktığın kabuk bağlamış yaralarımı soruyorlar yüzlerinde hafif bir gülümsemeyle, 'uzun hikâye' diye geçiştiriyorum. Senin adının geçmesi günümü gecenin alaca karanlığına çeviriyor.
Ayrılık sonrası sadece sevdiğini mi kaybeder insan? Mutluluğunu, huzurunu, uykularını boşluğa sürüklemek kaybetmek sayılmaz mı? Sen kaybetmiş miydin? Ya ben faili meçhul gecelere hapsedildim... Ölmedim ama yaşadım da diyemem ki bu halime...
Hayattan bir adım geri çekildim, bekliyorum. Kolay mıydı yaşadıklarım? Tercihim mi? Belki de sadece zorunluluk. Yorgun olmamdan, kırgınlığımdan kurtulmaya çalıştıkça daha da çıkmaza sürüklediniz beni. Hani çok çabuk iyileşecekti yaralarım. Bir sene geçti ama kabuk bağlayan yaralarıma mühür vuramadım.
İnsanlar beni anlayamıyor, 'Boş teneke çok ses çıkarır' ya, anlamamak için büyük çaba sarf ediyorlar.
İster istemez seninle anlaşılmak daha makul. Bir kadının dudaklarında değildir aşk! Aşk sana gülümseyerek bakan gözlerimde. Ben çok çabalıyorum eskisi gibi olsun diye... Gözyaşlarım konuşuyor seninle her gece. Ne diyor sahiden sana haksızlık mı etmişim? Sevgine layık mı olamamışım? O narin kalbini mi incitmişim? Senin gibi bir ağzımda kırk dilim mi varmış? Sahiden hangisi...
Bilir misin severek yaşamak nedir? Sevip de söyleyememek, sarılmak isteyip de sarılamamak öyle biçareyim ki şu günlerde. Sen aklımda sabitleşmiş iken nasıl olur da başkasına meyil ederim. Kadınlar her zaman susarak gider ama onun her zaman arafta olduğunu hissedersin. Belki pişman olup onca yolu geri gelmek çok kolay senin için ama kalbimdeki o ritmi aynı oranda hissetmen imkânsız. Keşke mutluluk, sevgi, saygı, sahiplenme para ile satın alınabilen bir şey olsaydı, belki daha değerli olurdu.
Neydi geçmişte insanları tutkuyla birbirine bağlayan? Töre mi? Yaşam tarzı mı? Namus mu? 'Yapma etme yavrum, konu komşu ne der' dedikleri mesele miydi? Sevgi ve saygıyı daimi kılan neydi sahiden?
Kendini adam sayan insancıklar çoğalmış etrafımızda. 'Bir aşkı bir kişinin sevgisi ayakta tutmaya yetmiyor' dedin ya giderken. Aslında yeter ama doyumsuz olmaya alıştırılmışız. Ve zaman geçiyor...
Ümit ederek yaşadığın insan çekip senden kilometrelerce uzağa gidiyor. Evet, onun hayatı devam ediyor zaten etmeli de... Peki, ben niye senin bıraktığın gibi kaldım.
Hangimiz daha çok sevdik? Sen mi? Çekip gitmek sevgiyse, evet sen... Biz insanlar hep özleyeceğiz mutluluk ya da ona benzer şeyleri. En büyük korkum ne biliyor musun? O koskoca şehirde aynı mekânlarda oturup da bir araya gelememek...
Sahi beni görsen selam verir misin?

4 Ocak 2018 Perşembe

Sevil'den Merhaba

SEVİL'DEN MERHABA

Merhaba…

Bu bloku açmamdaki nedenim; gözlerimin şahit olduğu olayların yanı sıra insanlar tarafından duyulmasını istemediğim duygularımı artık taşıyamıyor olmamdır. Hislerimi sadece konuşarak değil yazılarla da anlatmam gerektiğinin farkına vardım. Kısacık hayatımda konuştuklarımın unutulduğunu, yazdıklarımın ise daha çok akılda kaldığını anladım. Ama zaman gelecek yazdıklarım da unutulacak...
Sesim kısılsa, düşüncelerime kelepçe vurulsa, özgürlüğüm engellenecek olsa da yazmaya devam edeceğim. Süslü püslü yazılar yazıp şaşalı kelimeler kullanacağım ama anlatmaya çalıştığım mutluluğu ya da acıyı net olarak hissedeceksiniz. Mevsimler değişecek, memleket değiştireceğim, ara sıra elim kalem tutmayacak, adına yazılar yazdığım kişiler değişecek ama ben hep yazacağım. Bazen dört gözle ilkbaharı bekleyeceğim, bazen de kara kışı. Bazen ay sonuna kalmaz duygularım değişecek, bazen de cesaretimin yitip gittiği günlerde elim yüreğimde 'sonuç değişir mi?' diye düşüneceğim. Gülüşünü yâd ederek geçen günlerimin yanında rüzgârla gelen kokun bana bulaştıkça onun için yazmaya devam edeceğim…
Toplumsal değişme, çatışma, yalnızlık, belli zaman diliminde bir akış içerisinde durağanlık teklif edilmeyecek kadar önemli bir yapıya sahip... Herkesin kazanamadığı, ne kadar uğraşsa da sahip olamayacağı kıyıda köşede kalmış bir kalp vardır. Kişisel gelişimimiz, nefis terbiyemizin yanı sıra sosyalliğimiz de git gide farklılaşmakta. Kendi yalnızlığımıza odaklanıp kendimizi toplumdan mahrum bırakır olduk. Paramız artarken insanlara ayıracağımız zamanımız azalmakta. Kazanç, hırs, ego, rekabet, doyumsuzluk toplumsal yalnızlığımızı körüklemekte…
Ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlarla beraber toplumsal çelişkiler, topluma ve bireye yabancılaşma artmakta maneviyat duygumuzu güçlendirmemiz gerektiğini farkına vardık ve İnönü Üniversitesi Medeniyet Sanat Topluluğu olarak görmezden gelinen yaşlılarımızı, muhtaçları hayata tutundurmak ve kültürel değerlerimizin yanında manevi duygularımızın da sömürülmesine engel olmak için bir yola çıkmış bulunuyoruz. Bizlere evlerini açacak yaşlı ailelerin, bizi sofralarına davet edenlerin yanı sıra yakalayacağım küçük gülücükleri toplamayı ve onları bir kumbarada biriktirmeyi arzuluyor ve sizlere sunmak istiyorum.


Sevil ADIGÜZELMAN