Sevil ADIGÜZELMAN
Uzun zamandan beri sensizliğe alışmıştım. Her şey o ayazlı gecede gelen bir mesajla alt üst oldu. Gecem, geleceğe dönük hayallerim, hasretim her şey biran da darmaduman oldu. Gelen bildirim sesiyle irkildim, elimdeki kitabı bir kenara bıraktım. Bir çırpıda telefonu alıp, mesajın kimden geldiğine baktım. Elim ayağım birbirine dolaştı. Mesaj atılan telefon numarası ben de kayıtlı değildi ama numara hiç de yabancı gelmedi. Aradan geçen beş altı dakika içerisinde mesajın kimden geldiğini anladım. Kalbim bir kuş misali çırpınmaya başladı. Mesajı okurken öyle bir iç geçirdim ki…
Şöyle yazmıştı faili meçhul kişi; 'Sen istemesen de seni görmek istiyorum, elaya çalan gözlerine bakmadan çekip gitmeyeceğim, sen elini uzatmasan da ben ellerinden tutmak istiyorum. Sen sarılmak istemesen de ben sımsıkı sarılmak istiyorum' diye devam eden bir mesajdı. Şaşkınlığım geçmeden, “Apartmanın önünde seni bekliyorum. Aşağı iner misin?” diye bir mesaj daha geldi. Direkt, “hayır” dedim. Zaten aşağıda olduğuna da inanmamıştım.
Balkondan aşağıya bakınca kapının önünde beklediğini gördüm. Yüreğim el vermedi onu o halde bekletmeye. Ruhum bedenimden ayrıldı, koşar adım evden çıktım. Lakin kalbim geriye doğru gidiyordu. Onun bana yaşattıklarını nasıl unuturdum. Ama kendime söz geçiremedim. Bir iki dakika içerisinde yanına vardım. Ama ondan oldukça uzakta kaldım. Konuşmuyordum ama çok özlemiştim. Küçük bir çocuğun babasının boynuna sarıldığı gibi kollarımı açıp boynuna sarılmak istedim, olmadı, yapamadım. Ellerini tutmak istedim ama başka birinin ellerini tutmuştu artık bunu yapmaya hakkım yoktu. Yaşadıklarımızı düşündüm, bileğindeki ismimi silip onun ismini yazdırmasından daha kötü ne olabilir ki? Başkasına meyil etmiş biri nasıl olur da şimdi karşıma çıkar? Neden onunla birlikte değildi şimdi? Bir sürü cevapsız soruyla karşı karşıya kaldım.
Yan yana geldikten sonra sessizliği bozan o oldu. Kaldırıma oturup onu dinledim. Onun yanında bütün gereksiz sesler kara kuyulara doğru yol aldı. Hafiften boğunuk bir ses kaldı etrafımda. Hâl hatır sordu, gözlerimi kaçırarak cevap verdim sorularına. Zifiri karanlıkta az buçuk yüzünü görebiliyordum. Bazen etrafımızdan gelip geçenler, bazen köşe başındaki sokak köpeğin havlaması bozuyordu sessizliği.
Onunla dertleşmeye ihtiyacım yoktu. Önce çekip gidişinin hesabını vermesi gerekiyordu. Konuşmaya başlayınca sessizce dinledim. Başından neler geçmiş bir bir anlattı. Ellerimi yüzüne yaklaştırdım. Yüzünde derin çizgiler vardı çok acılar çekmiş görmeyeli. Düşünceleri çok değişmiş ama teni yine esmer, ruhu heyecanlı, gözleri simsiyah, bana diyor ama onun saçları kelebek kokulu, ömrü elindeki sigara dumanı gibi griye dönmüş. Çok özlemiştim onu. Kalbime söz geçiremedim. Kollarının beni sarıp sarmaladığı anlarda vücudum alaca karanlığın koynuna gizlendi. Kalbim başta edemediğim bir şekilde heyecanla atmaya başladı. Başını önüne eğmiş duygularımı anlamaya çalışıyordu. “Çok pişmanım” dedi. Başını hafifçe kaldırdım. Gözlerinin içine doyasıya baktım. Gözlerinde özlem, hasret, ve pişmanlık süzülüyordu. Bir damla gözyaşı yanaklarından süzüldü. Sahiden erkekler ağlar mıydı? Hasretine dayanamadım başımı omzuna yasladım. Birkaç dakika sonra doğruldum ve karşısına geçtim. Başını başımın hizasına getirdim. Tekrardan ellerimle yüzüne dokundum. Parmak uçlarım dudaklarını sıyırıp geçti. Bir şeyler söylemek istedim ama “Herkes hak ettiğini yaşadı” diyecekti her zamanki gibi. Konuşmasam bile kavuşmuş olmaktan yoruldum… Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Ayrılma vakti geldi vedalaşacaktık ki birden yerinden fırladı ve arabasından bir demet papatyayla geri geldi.
En son Battalgazi’deki Kervansarayı gezmeye gittiğimizde bana papatya almıştı. Kervansarayın yakınında satış yapan teyzenin hemen yanındaki dut ağacının gölgesine bağdaş kurup, papatyalarla o gün salkım saçak olan saçlarıma bir taç yapmıştı. Unutulmaz hediyelerinden bir tanesi...
Sonrasında o günün anısına papatyalarla ilgili bir yazı kaleme almıştım hatırladığım kadarıyla anlatayım dediğimde tekrardan yanıma oturdu. Şöyle başlıyordu yazım…
Düşün evine bir demet papatya gönderiyorum. Mutluluktan havalara uçarsın değil mi? Çünkü biz papatyaları çok seviyoruz. Papatyalardan bir tanesini sana hediye ettiğim Kürk Mantolu Madonna kitabının arasına yerleştir. Orada gözünün önünde kalsın ki kitabı eline her alışında iyi kötü ne yaşanmışsa anımsayabilesin. Sana diyordum ya beni unutsan bile hatırlarımızı yok edemezsin. Bunca yaşanmışlığı ve bize özgü olan hatırları bir çırpıda silmek kolay olur mu hiç.
Şimdi seninle bir oyun oynayalım. Bir papatyayı kitabın arasına yerleştireceksin onu sakın unutma. Diğer papatyaları al ve beraber saatlerce oturduğumuz terasa çık. Papatyaları önüne al ve başla seviyor, sevmiyor diye yapraklarını koparmaya. ‘Seviyorlar’ı sol tarafa, ‘sevmiyorlar’ı sağ tarafa topla. ‘Sevmiyorlar’ı mavi bir zarfa doldur ve bana gönder. Ben onlara seni ne kadar çok sevdiğimi anlatacağım. Sevmek nedir anlayacaklar, sevmiyorum dedikleri her an için utanacaklar. Sen de bana ‘seni sevmiyorum’ demiştin. Acaba aşkımı sana da anlatsam ikna olur musun? Yoksa yine çekip kilometrelerce uzağa mı gidersin.“Hayırlısı olsun be gülüm” dediğini duyar gibiyim…
Birden yerimden fırladım, artık ayrılık vakti gelmişti. Vedalaşıp merdivenleri üçer beşer çıkıverdim. Uykuya teslim olup bu yaşananların bir rüya olduğuna inanmak istiyordum. Yanından ayrıldım ayrılmasın da, kokusu sinmişti tenime, kolay silinir miydi acaba?
Artık kararım kesin, bu saatten sonra seninle ilgili hayal bile kurmak istemiyorum, senin olmadığın en ücra köşelere gidip geri dönüşü olmayan bir uykuya dalmak istiyorum. Belki de bu uyku sessiz bir ölüm yolculuğu olacak…
