Sevil Adıgüzelman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevil Adıgüzelman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2021 Cumartesi

Vazgeçtim Çocukluk Masallarına İnanmaktan

Vazgeçtim Çocukluk Masallarına İnanmaktan



Sevil ADIGÜZELMAN

Bazen,
Bitti desen de bitmez,
Sona ermez güzel şeyler,
Bir kuşun kanadını çırpması,
Bir çiçeğin güneşe selam durması,
Yaz yağmurunun saçlarımızı ıslatması,
Rüzgârın oradan oraya koşuşturması,
Kalbin güzellikleri de böyledir.
Hatıralar, anılar, sevmeler bitmez...

***
Yaşadığımız o güzel günler artık geride kaldı, ayrılık vakti geldi çattı. Son sözleri söylemek için kelimeler arıyorum.
Ne denir ki bu saatten sonra?
Benim için sözlerin bir anlamı kalmadı. Sonunda pes ettim; artık okumayacağını, okusan da umursamayacağını bildiğim satırları yazmaktan vazgeçtim...
Beni bir gün bile anlamamış, dinlememiş, söylediklerime aldırış etmemiş de olsan kızgın değilim sana.
Evet, kırgınlıklarım var; hayat boyu geçmesi mümkün olmayan...
Yaralarım var senden yana; hiç kabuk bağlamayan...
Belki bir gün sen de bütün kızgınlıkların geçtikten sonra anlayabileceksin beni. Ama dedim ya bu saatten sonra birbirimizi anlasak ya da anlamasak, bağışlasak ya da bağışlamasak hiçbir şey fark etmez.
Benimkisi zaten en başından beri imkânsızdı, bile bile 'lades' demek, anlamsız bir ümidin peşinde sürüklenmekti...
Hepsi boş bir hayal idi...
Oysa ben büyüdüm artık, boş hayallere, hiçbir zaman gerçek olmayacak masallara inanacak yaşı çoktan geçtim.
Benim çocukluğuma dair tek gerçeğimdin, hayatın kirlenmişliğine inat masum ve temiz kalan tek yanımdın. Bütün yalanlara ve oyunlara inat, bu sevdanın saflığı yıllarca tutunduğum tek dalımdın.
İsterdim ki sen de sevebilseydin beni. Benim seni sevdiğim kadar olmasa da, hiç değilse içimi ısıtacak, yaralarımı saracak kadar sevseydin; inan yeterdi.
İkimizin de bambaşka hayatları var artık, ya da en azından olmalı.
Her zaman hayranlık duydum sana; duruşuna, bakışına, konuşmana, gülmene, kızmana, her şeyine…
Ve artık hayatta tek istediğim; senin gibi bir insana sahip olamadığıma göre, senin gibi olabilmek...
Hayat bu, gün gelip alışıyor ya insan en zor şeylere bile; buna da alışacağım elbet…
Kim bilir, belki alışmayı öğreten zaman gün gelir unutmayı da öğretir bana. Ben o günü sabırla bekleyeceğim.
Sana gelince, masal bitti, ben gerçek dünyaya geri döndüm ve vazgeçtim çocukluk masallarına inanmaktan. Ama sen bana inat hep masallarda kal olur mu? Sen hep en güzel masalların en güzel kahramanı olarak kal. Yıllar yılı hiç bitme, dolaş dillerden dillere...

***

Kalbinize ve kendinize merhametle, sevgiyle, aşkla dokunun...
Gülümseyin,
Teşekkür edin,
Şükredin,
Aşkça kalın,
Kalbinize iyi bakın...

10 Ekim 2018 Çarşamba

Seni Seven Öldü



Seni Seven Öldü

"Şafak söktü, Suna’m yine uyanmaz
Hasret çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım Suna’m sesim duyulmaz
Uyan Suna’m uyan, derin uykudan

Nice diyar gezdim gözlerin için
Niye kızdın bana el sözü için
Dilerim Allah’tan sızlasın için
Uyan Suna’m uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halimden
Uyan Suna’m, derin uykudan…”

Malatyalı Fahri Kayhan'ın yüreğimden dökülen bu türkünün hikâyesini herkes okumalı. Okumalı ki ölümüne sevmek nedir anlayabilsinler…
Benim de gönlümün yası bitmiyor şu günlerde. Eylül ayının bana bu kadar kötü geleceğini tahmin edememiştim. Yasım bitmeyecek nefes aldığım her saniye paramparça olsam da onun için gözyaşı dökeceğim. Herkes gördü ki onsuz ölmekten beter oldum. Onu, görmek ümidiyle sağımdan solumdan geçen herkese baktım. Kimse onun gibi değil. Kimse onun gibi yürümüyor, kimse onun gibi içten gülmüyor...
Geçtiğimiz yollardan yürüdüm. Oturduğumuz yerlere baktım ama sana rastlayamadım. Kokunu bile hissedemedim. Yüreğime bir ok saplanmışta nefes aldıkça daha da canım yanıyor sanki. Bir gün gözlerim görmese, kulağım duymasa da ben kokunla bile tanırım seni...
Elinin fırça ve kalem tutuşunu biliyorum. Hani diyordun ya; 'Sen de hiçbir şeyi unutmuyorsun' diye. Unutamadığım ve senin beğenmediğin her şeyi başına kalktığımı söylerdin. Belki bahsettiğim şeyi sen çoktan unutmuş oluyordun. Ama ben seni yaşıyorum ya ondan dolayı unutamıyorum işte. Ne kadar yıkılmış olsam da seni yaşamaya devam edeceğim. İnsan sevdiği kişiyle geçen anlarını unutamaz ki zaten sevmiştir bir kez. Kim ne derse desin onu her haliyle kabullenmiştim. Seninle tanıştığım o günden itibaren yedi ayın tamamını sana bir bir anlatabilirim. Böyle dediğimde gözlerime mühürlenmeni hiçbir zaman unutamıyorum.
Çünkü kadın gözüyle, gönlüyle, kelimeleriyle sevmesini bilir. Sadece ilgi ister. Açmamış bir gonca gibi misali. Sevdiğinin etrafında mutluluğundan dört köşe olur.
Çünkü benim yârimin kaşları yay, kirpiği ok. Tanıdığım çoğu insandan farklı. Ben onun için yaşıyorum. Hani kader diye bir şey varmış ya yaşayıp göreceğiz. Yıl,  ay, hafta, gün, mevsim, saat, dakika, saniye, hepsi yerini değiştirse, yine de seninle olduğum hiçbir hatırayı yüreğimden söküp atamam. İyi veya kötü... Kaderimsin sen... Bazen saman alevi gibi olsak da yaşanmaya değer anılar biriktirdiğimizi sonradan farkına vardık. Yaşanılan, konuşulan ve planlanan her şeyi belki bir hiç uğruna silmeyi göze alamadık. Ya şu günlerde olanlara ne demeli... Sevdiğimin yıllar sonra üzülmesine, pişmanlık yaşamasına dayanamazdım. Ardına bakmadan çekip gitmesine izin veremezdim.
Hayatım ne kadar karışık olursa olsun, biliyorum ki seninle her şey düzelecek... Düzeldi de... Düzelmeye de devam edecek.
Biz farklılaştıkça hayat bizi birimizden koparmak için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı. Kopmak ve ayrılmak yerine inadına bir bütün olup birbirimizi yaşamayı seçmedikçe göz önünde ezileceğimizi bilerek hareket ettik.
O Alevi, ben Sünni, diğeri Kürt diye ayrımcılığa gittikçe tutunduğumuz ip inceldiği yerden kopacaktı elbette. O andan sonra toparlanmaya çalışsak da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ama eminim ki bir gün yine seni bıraktığım andan itibaren sevmeye devam edeceğim. Belki bir gün sensizliğe dayanamaz ve bu hayattan çekip gitmem gerekirse emin ol ki sensizlikten yorulmuşumdur. Ömrümün sonuna kadar sol yanında olacağım. Boynuma taktığın kolyeye 'sımsıkı sarıl o seni koruyacaktır' dedin ya giderken; sahiden de sen gibi koruyor beni.
Ben yokken sakın ağlama zülfü siyahım ben seni her zaman bekleyeceğim.
Seviliyorsun...

3 Mayıs 2018 Perşembe

Kader misin, Ecel misin?

Kader misin, Ecel misin?


Sevil ADIGÜZELMAN


"Sonra çıkıyorsun dışarı, bakıyorsun güneş hala tepede. Bir cigara yakıyorsun ve yıllardır kurduğun cümleyi bilmem kaçıncı kez kuruyorsun. Napalım, kısmet değilmiş..."

"27 Temmuz 2017"Uzun bir aradan sonra dün gece seni rüyamda gördüm. Ne güzel bir misafir idin sen haftalarca, aylarca kalsaydın keşke. Karanlığımı aydınlattın saat 23.58’i gösterdiğinde.
Rüyamda Sebahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna adlı kitabınından bir bölüm okuyordun. Akçadağ'da su sesinin hâkim olduğu Sultan Suyu Harasında yine o kitabı eline almış ve sayfaları karıştırmadan aradığını bu bölümü bulmuştun. Gözlerime bakarak, hafiften titrek sesinle okumaya başladın bu yazıyı. Unutmuş olamazsın. Unutamazsın zaten...
Tıpkı o günkü gibi gözlerim doldu, çaresizlik kol gezdi kalbimin etrafında. Düşünceler sardı vücudumu, evet anlıyorum biz ayrı dünyaların insanlarıydık.
Kitabı elime tutuşturup ben gitmeden tez vakitte oku dedin. Akşamın sırtından okuyup bitirdim. Ama ben de kitapla beraber bittim, sanki bizim için yazılmıştı.
Okuduktan sonra kimsenin eline vermedim kitabı, senin gözlerimin içine bakarak okuduğun o sayfada parmaklarının izi var. Sayfaların arasına kokun sinmiş, sanki yanımdasın...
Dert sarınca çürümeye yüz tutmuş bedenimi bir kadeh şarap yerine senin kokunu içime çekiyorum...
Güzel anlarımız geliyor gözümün önüne. Elim ayağım birbirine dolaşıyor. Dilimin ucunda kelime düğümleniyor. Kitaba her dokunduğumda gülümseyen yüzün film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden.
Yatağımdan fırladım dermansız adımlarımla çalışma masanına yöneldim. Zifiri karanlığı aydınlatmak için lavanta kokulu mavi mumu nefes nefese kalmış olmama rağmen yaktım. Titreyen elime sanki uçuk mavi tonlarınndaki kalemi zorla tutuşturdular. Kara ciltli defterimi kitaplığımdan aldım, sen gittikten bu yana elimi sürememiştim. Tozlu sayfalarına ilk defa dokundum. Gidişin gibi acı bir toz yüzümü sıvazladı. Gittiğin günün tarihini atmışım yazmaya başladığım sayfanın sol üst köşesine... Rüyamı kısaca yazdım ama en çok seni anlattım. Ümidim bitmemiş, hayalini kurduğumuz masmavi bir deniz ve yeşil gökyüzümüz vardı. Sen söylerdin bana gökyüzünün yeşil olduğunu…
Şimdi Izmir'i kuşbakışı izliyorsun seyir tepesinden. Gecenin bir yarısında bana şehrin ışıklarının birbiri ile yarışırken ki ihtişamını anlatırdın. Şimdi de oradasın o yüzden nerede ne yapmaktasın şu an sahiden merak etmiyorum...
Sensizliğe alışmak zor olsa da, aylar sonra farkına vardım ki sen olmadan da rüzgâr esiyor, yağmur yağıyor. Her şey aynı şekilde işte... Öyle bir çıkmaza sürüklendim ki bu gece beni sıcak ile soğuk, aşk ve nefret, özlem ile vurdumduymazlık aynı kefede...
Sen yanımda yokken de seni çok sevdim hakkını helal et. Özlemin belli belirsiz değil hep hatrımdasın.  Sen gelene kadar Leylan'nın Kays'i yaktığı gibi yanmaya devam edeceğim.
Ama sen de yanacaksın, benim nefesimi, sessiz kalışlarımı, ürkek kalbimin atışını, fedakârlığımı, kulağına mırıldandığım Arguvan Türküsünü özleyeceksin.
Hasretle Kal...

18 Mart 2018 Pazar

Yarın Dünden Daha İyi Olacak

Yarın Dünden Daha İyi Olacak 

Sevil ADIGÜZELMAN

Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinin 6. Dönem Eğitim Programlarının beşinci seminerini bu hafta itibariyle sonlandırdık. Giriş Seminerleri, Düşünce ve Sanat Okulu eğitimlerinin yanı sıra seminerlere sürekli katılan arkadaşların katıldığı akademik İngilizce ve Arapça kurslarına devam ediliyor. Kitap okuma gruplarıyla (Fikir Kovanı, Hikmet Yolcular, Düşünce Seyyahları) biz üniversiteli öğrencilere fayda sağlamak adına çalışmalar sürdürülüyor. Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezi Genel Sekreteri Necati Çobanoğlu hocamız da bizlere her türlü desteği sağlayarak, üniversitede de Medeniyet ve Sanat Topluluğunun kurulmasını teşvik etti, iyi ki de kurmuşuz.
Yeşilyurt Belediyesinin eğitime katkı amacıyla gerçekleştirdiği hizmetlerden bence en önemlisi lisans ve yüksek lisans öğrencilerine yönelik olan bu eğitim seminerleridir. Eğitimde beşinci haftayı tamamladık. Bu süreçte Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine hangi hocalarımız geldi, hangi konular hakkında eğitim verdiler, sunumlarını gerçekleştirdiler, göz atalım…

Giriş Seminerleri:
Prof. Dr. Abdulkadir Baharçiçek: “Yenidünya Düzeni ve Türkiye'nin Konumu”
Doç. Dr. Alev Erkilet: “Türkiye' de Modernleşme ve İslami Hareketler”
Doç. Dr. Yahya Başkan: “Yahudilik: Doğuşu, Gelişmesi ve İlk Hıristiyanlar”
Doç. Dr. Selahaddin Bakan: “Siyasi İktisat ve Devlet: Devletçi Ekonomi mi? Sosyal Devlet mi?”
Prof. Dr. Bekir Berat Özipek: “İnsan Hakları Kavramı ve Teorisi”
Prof. Dr. Abdurrahman Ateş: “Din(d)e Zorlama”
Doç. Dr. Yusuf Batar: “Din İstismarına Karşı Din Eğitimi”
Yrd. Doç. Dr. Süleyman Güder: “Dünya Siyasetini Yeniden Düzenlemek”
Prof. Dr. Selma Karatepe: “Yerel Yönetişimde Demokratik Katılım ve Hakla İlişkiler Çalışmaları”

Düşünce Okulu Seminerleri:
Yrd. Doç. Dr. Oğuzhan Ekinci: “Sanal Yaşam: Dönüşümler ve Tehlikeler”
Yrd. Doç. Dr. Adnan Gürsoy: “İslam Medeniyeti: Teorik Temel ve Tarihsel Süreç”
Doç. Dr. Oğuzhan Göktolga: “Postmodernite ve Siyasal Kimlikler”
Prof. Dr. Emin Çelebi: “Aydınlanma Düşüncesi”
Yrd. Doc. Dr. Yakup YILDIZ: “Çağdaş Türk Düşüncesi"

Sanat Okulu Seminerleri:
Doç. Dr. Yüksel Göğebakan: “Kültür Varlığı Niteliği Taşıyan Tarihi Kentleri Koruma Sorunları”
Prof. Dr. İsmail Aytaç: “Malatya'daki Taşınmaz Kültür Varlıklarına Genel Bir Bakış”
Yrd. Doç. Dr. Şahin Efil: “Tolstoy'da Din-Sanat-Ahlak İlişkisi”
Yrd. Doç. Dr. Mevlüt Akyol: “Reklam ve Sanat” 

Prof Dr. Ata Yakup KAPTAN: "Sanat ve Estetik Kapsamında “Güzel”

Ne mutlu ki benimle beraber arkadaşlarımda değerli hocalarımızın bilgilerinden istifade edebildik.
Seminerlerin hepsi benim için önemli ama İletişimci olmamdan dolayı Sanat Okulu bölümü daha çok dikkatimi çekiyor. Üç saat değil beş saat da devam etse hiç sıkılmıyorum. Saymış olduğum hocalarımızın çoğunu belki yakinen sizler de tanıyorsunuz. Birçok konuya kendi perspektiflerinden nasıl baktıklarını bizlere de detaylıca anlattılar. Hocalarımızın çoğu dünyanın dört bir yanını gezmişler, oraları o kadar güzel gıpta ile anlatıyor ki her saniye, ‘ben de orada olsaymışım’ keşke demekten kendimizi alıkoyamıyorum. Elbette her şey zamanla, kısmet olur da oralara gidersem sizlere o mekânları anlatmak isterim. 


Parçaları Birleştir İç Dünyanı Keşfet

Verimli geçen beş hafta sonunda şimdiye kadar gelenler hocalarımı söyledim ama devamında hangi hocalarımız var onları söyleyemem. Zaten bu dönem ki seminerlerinde sonuna yaklaştık. Bence sonra ki hafta hangi hocalarımızı var araştırıp, istişare etmelisiniz. Kendinize şunu demelisiniz, o kadar öğrenci hafta sonu evlerinde dinlenmek yerine neden eğitime gidiyor? Bunu kendinize dert etmelisiniz. Bir gün Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine yolunuz düşerse ben size eşlik etmekten zevk alırım. Yol arkadaşlığı ile başlayan sohbetlerin şu an ne kadar samimi ve değerli olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyorum. İyi ki tanımışım ve tanımaya da devam ediyorum.
Uzaktan küçük ve tarihi dokulara sahip bir bina gibi görünse de içerisine girince verilen eğitimle beraber aslında çok büyük ve değerli bir yer olduğunu farkına varıyorsunuz. Sadece seminerler değil ders çalışmak amacıyla da kapsamlı bir kütüphanesi var.
Seminerlerde Malatya dışından gelen hocalarımızla da tanışma fırsatımız oluyor. O ortamda yer alıp, hocalarımıza sorular sorup, anlattıklarını not etmek kadar güzel bir şey yoktur. Sizlerde o değerli bilgilerini kaçırmak istemezsiniz değil mi? Bir günlük seminerde sayfalar dolusu not aldığımı bilirim. O kadar heyecanla anlatılanları kaydediyorum ki, hafta içerisinde derslerimde bu kadar not tutmadığımı farkına varıyorum.
Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezini ile tanışmam nasıl oldu diye merak edenler olabilir? Kısaca bahsedeyim. Ben ikinci sınıftayken şu an başka bir üniversitede öğretim görevlisi olarak görev yapan Yrd. Doç. Dr. Mehmet Emin Babacan hocanın tavsiyesi üzerine Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine gitmiştim. İlk seminerime katıldığım zaman birkaç tereddüdüm vardı. “Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezi acaba dini bir kurum mudur? Siyasi bir yapılanma içerisindeler midir? Oradaki herkesle ilk kez tanışacaktım acaba nasıl davranacaklardı? Anlatılacak konular acaba benim bakış açıma uygun mudur?” diye çok şey vardı zihnimi meşgul eden. Çevremdeki çoğu kişiye sordum, kimseden olumsuz bir geri bildirim almadım...
İlk gidişimde Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinde dağıtılan el kitapçığına göz atarken Yeşilyurt Belediye Başkanı Hacı Uğur Polat'ın önsözdeki cümlesine ilişti gözlerim. Sanırsam o bölümü üç dört kez art arda okudum. Seminere her gittiğimde ya ilk girişte ya da ara verildiği zaman o sayfayı açıp o cümleleri tekrardan okuyorum. Beni Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine gitmeye odaklayan cümleyi size de söyleyeyim. Ama şunu da belirteyim Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezi bize ne not vaadi ediyor, ne de iş... Orası bizim evimizden farksız. Mekânda bulunan hiç bir şeye zarar gelsin istemiyorum diğer arkadaşlarında böyle düşündüğünden tereddüdüm yoktur. Yeşilyurt Belediye Başkanı Hacı Uğur Polat Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezi hakkındaki görüşünü şu sözlerle ifade etmişti.
"İnsan eşref-i mahlûkattır. Ama aceleci, ama tartışmacı... Değeri var insanın, değerleri... Yüksek ve daha da yükseltilmesi gereken... Değer emanet, insan emanetçi... Emanet ağır, insan zayıf... Bilgi, güçtür.

"Bir İnsanın Hayatına Dokunmak”

Kendime bir özeleştiri yapmam gerekirse; İnönü Üniversitesi içerisinde hafta içi birçok etkinlik oluyor, ayağımın altında olmasına rağmen gitmiyorum bazen de müsait olamadığımdan dolayı gidemiyorum. Tatil yapacak bir tek hafta sonum varken ben sabahın 08.00’inde uyanıp hazırlanıyorum. Her hafta Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine eksiksiz katılım sağlıyor muyum? Üzülerek söylüyorum. Hayır! Olağanüstü durumlarda gidemeyince aklım hep orada kalıyor. Başka yerdeki işlerimi toparlayınca yarım saat kalmış olsa bile bir ihtimal yetişebilir miyim diye düşüncelere kapılıyorum. Ama elden bir şey gelmiyor, dersin zaten önemli bir kısmı bitmiş oluyor. Aksama olunca konuşulanları tamamlamak zor oluyor. Ama Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinin YouTube sayfasına yüklenen videolarıyla eksiğimi tamamlayabiliyorum. Anlamadığım bir şey olunca en üzüldüğüm şeyde onu soramamaktır. Bir anı mı anlatayım size. Bir gün gidememiş ya da geç kalmış olunca ikinci gün saate bakmadan evden hızla çıkıyorum.
Yine saati tutturamamış ve tam durağa varmak üzere iken arabanın gözlerimin önümden geçişine maruz kalıyorum. Orada 45 dakika boyunca beklemekten ayaklarıma kara sular iniyor. Olsun yine de araba beklemek bile hiç gücüme gitmiyor, gitmeyecek de... Yine ben hatalıyım ama elden ne gelir ki. Demek ki daha erken evden çıkmalıyım. Bir aksilik olmazsa saat 09.45’te Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinde oluyorum.
Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Genel Sekreteri Necati Çobanoğlu'na ben ve diğer arkadaşlar hocam diye hitap etmekteyiz. Necati hocam bizim ile beraber her seminere katılıyor. En önde oturuyor ve öğrenciler konuya ilgili mi? Hocalarımız konuyu olması gerektiği gibi anlatabiliyor mu? Bir sonra ki dönemde farklı nasıl bir konu anlatılıp, tartışılabilir bunları hemen not ettiğini tahmin ediyorum. Sadece İnönü Üniversitesi hocalarının katılmadığı seminerlere şehir dışından da hocalarımız bir sonra ki dönemde elbette ki getirilecektir. Düşünsenize şehir dışından gelen hocalarımız uzakları yakın ediyor ve bizlerle buluşuyorlar sırf olaylara farklı bir çerçeveden bakabilmemiz adına.
Eğitimin sonu yaklaştıkça sanki bir boşluğa düşme hissi oluşuyor bizlerde. Bir sonra ki dönemi deyim yerindeyse iple çekiyoruz. Ama biz biliyoruz ki Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinin kapıları bize her zaman bize açık. Kişisel gelişimimize katkı sağlamak sürekli heybemize bir şeyler eklemeye devam edeceğiz. Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinin bahçesinden içeri girince ilk önce yolun iki tarafına dikilmiş sapsarı çiçekler karşılıyor bizi. Yolun ortasında bir kalp motifi içerisinde çevrelenmiş çokça gül görüyorum. Etrafı bembeyaz taşlarla çevrilmiş halde; kapıya yaklaştıkça adımlarınız hızlanır, içerideki bilgi yuvasına bir adım erken atmış olmak bile mutluluk verici. İçeri girince de çalışanların gülen yüzü karşılıyor bizi...
Tüm bu faaliyetler için destek veren Yeşilyurt Belediye Başkanı Hacı Uğur Polat'a teşekkürler...



28 Şubat 2018 Çarşamba

Gündüzbey Özgürlüğün Simgesi

Gündüzbey Özgürlüğün Simgesi






























Sevil ADIGÜZELMAN

10 Şubat 2018, saat 11.00 sıraları... 
Hava, ilkbahar sonbahar arası gibi ılık…
Böyle bir havada bir amaç uğruna düştük yollara…
Malatya’nın en gözde beldelerinden Gündüzbey’e konuk olduk.
Adını hatırlayamıyorum ama meydandaki çay ocağında bir bardak dumanı üstünde zifir karası çayı yudumlayıp fotoğraf makinelerimizi alıp ayrıldık.
Çay ocağındaki amcaların hiçbirisi bize yabancı gözüyle görmemişti. Ortamdan ayrılmak için erkendi, belki biraz daha otursak amcalarla sohbete dalacaktık. Etrafımı kolaçan ederken birkaç doğal ve içten gülümseme yakaladım. Demek ki çay ocağında sadece erkekler oturmazmış? Yüreği güzel insanların Gündüzbey’de olduğunu sabahın ilk saatlerinde anlamış olduk.
Yeşile bezeli doğal güzelliği, suyu, yıllardır yaşamını sürdüren asırlık çınar ağaçları ve belde insanlarının güler yüzlülüğünü hep duyardım. Ortam yeşil olmasa da ağaçlarda yaprak dahi olmasa da ben hayal ederek gezdim her karışını. Gündüzbey özgürlüğün simgesi oldu benim için. Bugün yaşadıklarımı kaleme almadan uyuyamazdım…
Gündüzbey’e fotoğraf çekmek için gitmiştik. Sokaklarını karış karış gezdik, her cumbalı ev bir tarih kokusu hissettirdi. Sanki hep orada yaşamışız gibi, tanımadığımız evlere misafir olduk. Yaşlı nine ve dedeleri ziyaret ettik, çocuklarla buluştuk. Konuk olduğumuz her kapıda güleryüze şahit olduk. O kadar güler güzlülerdi ki her ev sahibi, “Buyurun bir çay için” demeden yolcu etmedi bizi.
Çekim sırasında o kadar fazla insanla konuştum ki çoğunun adını hatırlamıyorum bile. Ama kimin fotoğrafını hangi sokakta çektim ve kimin yüzünde hangi ifade vardı hepsini zihnime mıhladım. Aylardır kaybettiğim mutluluğa kavuşmanın yollarını ararken sıradan bir sokakta buldum hayalimdeki dostaneliği…
Bugün neler yaptım neler… Şimşek adında bir kediyle karşılaştım, bana bir de hatırası oldu. Parmağımı yaraladı ama olsun, canım yanmadı ki… Sonrasında bir gözü mavi biri kahverengi olan durmadan koşan zıplayan bir köpekle oynadım. Daracık sokaklarda delicesine futbol oynadım, kimse ‘Yeter oynama artık’ demedi. Demek ki beni ilk kez böyle mutlu görmüşlerdi. Arkamı döndüğüm zaman fark ettim ki etrafımda kimse yok. Elbette ki tüm günü top oynayarak geçiremezdim.

“Dede fotoğrafını çekebilir miyim?”


Devamını kısaca anlatayım… Sokağın gediğinden aşağı yollanmış bir dede gördüm, birkaç saniyede yanına vardım. “Dede, fotoğrafını çekebilir miyim?” dediğimde, “Çekin ama benim yakışıklığımdan dolayı makineleriniz yanmaya ha çağam” dedi. Çekim süresince gülümseten bir cümle oldu. Biraz hasbıhal ettik, “Adını bağışlar mısın?” dedim. Durakladı ve gözlerime bakarak, “Adım Sefer, eski muhtarım… De hadi sen de git çek beni yolumdan etmeyin evime gidene kadar çekebilirsiniz. Eğer ki beni durdurursanız beş liranızı alırım” demesi ile içimizi ısıtmıştı Sefer dede. İnsanların yıllanmış olması, samimiyetleri, yüzlerindeki gülümsemeyi bertaraf etmemişti. Eski Muhtar yoluna devam ederken komşularına da selam vermeyi ihmal etmedi. Artık evine varmıştı herkes çok sevmişti Sefer Amcayı ama başında bir anlaşmamız vardı, eve varıncaya kadar çekebilecektik fotoğrafını.
Gündüzbey’in daracık sokakları öğlen saatine doğru çocukların kahkahalarına bürünüyordu. Gökyüzü mavi değildi, nereden gelmişti bu mutluluk. Çocukların masken ettikleri sokaklar belliydi. Her gittiğimde çocukları hep orada görüyorum, nedenini ben de bilmiyorum ama oranın farklı bir çekiciliği var. Sokağa varınca biraz çocukları izledim. Kimisi esmer kimisi sarışın, çoğunun saçı darmadağınık, kiminin montu, kiminin ayakkabısı yırtıktı ama bu nedenler onlara engel değildi ki... Belki de saydıklarımın hiç birinin farkında değillerdi. Onlar öyle mutlulardı ki saatlerce onları izleyebilirdim. Onlar sadeliğe, yokluğa, ilgiye, konuşmaya, farklı insanlar görmeye hep aç büyümüşlerdi. Ama çok mutlulardı… Arkadaşların çocuklara aldıkları abur cuburlar da yavaş yavaş tükeniyordu. Çikolata ve şekerleri o kadar yavaş yiyorlardı sanki bitse mutsuz olacaklarmış gibi. Ama onlar mutsuz değillerdi, şeker ya da çikolatada istememişlerdi bizden. Sadece çekingenlikleri vardı, kendimi gördüm onların yüzünde. Bana hiç çikolata veren olmamıştı hatırladığım kadarıyla. Bir tek babam seferden gelirken bana çikolata alırdı. Esmer bir çocuğa ilişti gözüm, şekeri belki de evdeki kardeşiyle yemek gibi bir fikri vardı. Etrafına baktı, şekeri sol cebine sıkıcı yerleştirip arada bir kontrol ederek bir sokaktan kayboluverdi. 




“İlk Kez Biri Bana Çağam Demişti” 

Çocuğun nereye gittiğini izlerken geçen sene evinde yemek yediğimiz Güzin Teyzenin evini fark ettim. Bize ehramlı kıyafetiyle güzel kareler çekme imkânı vermişti. “Çağam gelin iki soluklanın, yine çekersiniz fotoğrafınızı” demişti. Bana da ehramı giydirmiş, “Bak çağam, bizim bugünlere getirdiğimiz gelenek artık bitmek üzere” demişti. Evine davet etmişti bizi, yaptığı içli köftenin tadı bir başkaydı. Büyük köftelerin yanında da kızları olarak nitelendirilen küçük sıkma köfteler vardı. Ben önce küçük köfteleri yeyince bir kahkaha attı. Ben de neden o şekilde yediğimi anlamıştım. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin yemek yediğin evi unutmak yoktur bizim kültürümüzde. Elini öptüğün kişinin ‘Çağam Rabbim yolunu bahtını açık etsin’ demesi kadar güzel bir şey olabilir mi? Peki ya ‘Çağam’ ne demekti? İlk kez biri bana ‘Çağam’ demişti. Şaşırmıştım ama çokta beğenmiştim bu sözcüğü. Oysaki ‘çağa’, ‘çocuk’ demekmiş.
Bu kez yine gittim kapısına çay, yemek bahane derdi varsa derdini dinlemek, hastaysa yardımcı olmak için üç kez zilini çaldım açan olmadı. Acaba hasta mıydı? Yoksa kötü bir şey mi oldu diye içim içimi kemirdi. Kapının önünden ayrıldım ama içim hiç rahat değildi. İlerleyen haftalarda yine gideceğim kapısına açan olmazsa bu sefer komşularına soracağım ki içim rahat etsin.

“Hani Benim Fotoğrafım?”


Derme çatma bir ev dikkatimi çekti, herhalde geçen seneden hatırlıyorum. Evet, doğru hatırlıyordum. Eve doğru ilerledim zile bastım, kapıyı teyzenin kızı açıverdi. Teyze beni görünce tanıdı, “Hani benim fotoğrafım?” dedi. Demek ki ona bir söz vermiştim ki, öyle söyleyince çok üzüldüm. “Gel teyzem kurban olayım diğer gelişimde getireceğim inşallah fotoğrafı” dediğimde asma kattan aşağı ağır aksak iniverdi. Gözleri deniz mavisi, dişleri tek tük kalmış elini sürekli ağzına götürüyor bilmiyor ki aslında çok tatlı görünüyor. Bayram değil seyran değil acaba neden elleri kınalıydı? Fırsat olmadı ki sorayım. Kınalı ellerinin kokusunu elini öpünce doyasıya hissettim.
Günün sonu Gündüzbey’den ayrılma zamanı gelip çatmıştı. Otobüs durağına giderken yol üstünde ‘Koku’nun Yeri’ yazan çay ocağında oturan dört kişi ilişti gözümüze. “Fotoğrafınızı çekebilir miyiz?” dediğimiz zaman kabul ettiler. O kadar değerli insanlarla muhatap olmuşuz ki, engelli olan amca bile bizim için aracının konumunu değiştirdi ve güzel kareler çekmeye olanak tanımış oldular.
Amcalar çay ocağının önünde demli çaylarını alıp oturmuşlar ve öyle koyu bir sohbetin içerisindeler ki yüzlerinde hoş sohbetin izi vardı. Fotoğraf çekmemize izin vermelerinin yanı sıra bir de “Çay ısmarlayalım buyurun” demeleri ömre bedeldi. Acaba orada otursaydık muhabbet etmekten fırsat olur muydu kalkmaya? Tüm gün dolaşmaktan nefes nefese kaldık, başımız ağrıdı, model bulamadığımız anlar oldu, çocuk sesine gidip onları ikna ettik, ahırlara girdik. Pişman değiliz elbette. Yaşamın içinden kareler yakalama uğruna yapılan hiç bir şey
de sakınca yoktur...
Teşekkürler Gündüzbey…

Fotoğraflar: Ramis AKAR 

9 Şubat 2018 Cuma

Duydum ki Elin Olmuşsun

Duydum ki Elin Olmuşsun

Sevil ADIGÜZELMAN

Sevmek; dost olmaktır, kadir-kıymet bilmektir. Biri hatırına başkasını terk etmek değildir. Sen benim için başkasını terk ettin, başkası için de beni terk edersin demiştim. Dalga geçercesine bir kahkaha atıp sen onlar gibi değilsin ki demiştin. Her söylediğin demekle kaldı... 
Senden ümidim kesilince fark ettim ki; değer bilmeyen insanlar asalakmış, ne kadar umut vaat etsen de onlar özünde hep aynılarmış. Artık benim gözlerime bakarak sevmeye imkânım yoktu deme. En azından kendine doğruyu söyle üşendim, tembellik ettim, zaman ayırmadım de.
Sevmedim yine de sevdin de. Canım istemedi sarılmadım de. Hiç değilse seni hiç benimsemedim de ki acizliğimi farkına varayım. 
İmkânım yoktu kol kanat geremedim deme. Sevecektim, korktum de, onun sevgisi bana yetmezdi diye duygularından el etek çektim demekten çekinme.
Bizi beraber göremedikleri zaman beni soranlara onu Arguvan'da dertleriyle bırakıp çekip İzmir'e gittim de bunu demekte tereddüt etme.
Onun benimle yürüdüğünü görmezden geldim de. Sen zaten alışmıştın her seferinde çekip gitmeye. Çaresizliğini her gün dert etmenden yoruldum. Zaten biz alışmıştık keşkelere sığınmaya.
Keşke demeye devam etsek de eğlenceden, gezmekten, tozmaktan hiç ödün vermedik, her yerde bir anımız var unutulamayacak ve paha biçilemeyecek kadar değerli.
Şimdilerde fark ettim ki sen her gördüğün esmer güzele hayran olmaktan hiç vazgeçmedin. Zehir ettin bana kısacık zamanda biriktirdiğimiz bir avuç mutluluğu. Bıraktığın yıkıntıya zahmet edip dönüp göz ucuyla da olsa baksaydın bu gidişin dönüşü olurdu elbette...
Yüzüme her bakan dertlendi kimse çözüm odaklı tek kelime edemedi bana. Üzgün olduğumu gören tanıdıklar, sadece ellerime baktılar. Çünkü ben sadece mutlu olduğum zamanlarda ellerime kına yakardım. Sen gittin gideli ellerime hiç kına yakmadım. Ne zaman dönersen seni ilk gün karşıladığım gibi kınalı ellerimle karşılayacağım.
Bugüne kadar tanıdıklarımın beni aşağılamasını dert etmedim. Ama kimsenin sana kötü laf etmesine de izin vermedim. Deniz bile dalgasız değil ki, her şeye rağmen senin hatanı göz ardı ettim ben...
Senin sevdan bende körlenmiş bir ateşti. Söndürmeye çabaladıkça daha da alevlendi. Sen gideli her dakika her saniye yandım, ama sevdam hiç küle dönmedi.
Yaşadıklarımın üzerinden elli küsur yıl geçse de senden başka yar sevemem. Biliyorum sana olan emeğim, gözyaşlarım boşa gitmeyecek.
'Arguvan'dan yar sevenin başı belasız olmaz' diye duydum dedin, yaaa evet haklılar buralarda güzel sevdasız olmaz...
Şimdilerde fark ettim ki seni unutmamışım. İnsan hep hatırlamak istediği anılarını yazar, lakin ben tam tersi unutmak istediklerimi yazıyorum şuursuzca.
Senin yüzünden elden ayaktan düştüm, gözyaşlarıma hâkim olamayıp en sevdiğimin tesellilerini bile hiçe sayıp dur durak bilmeden ağladığım zamanlar oldu. Hak etmediğin sözleri duymak, seninde canını yakmaz mıydı?
Acıların en büyüğünü yaşattın bana, sen gideli "bi çare" acının dinmesini bekledim.
Yaşattığın üzüntünün tarifi edilmesi çok zor, ne yaparsam yapayım eski neşeme kavuşamayacağım. Bu gidişle ben hep başkalarının mutluluğuna sevineceğim.
Kızacaksın yine biliyorum ama bir anımızı anlatmadan bitmesin yazım. Hatırlar mısın biz jelibon şekerlerini ne çok severdik. Sonuncusunu ne sen yiyordun, ne de ben… Çabamızın sonucu belliydi son şeker ikiye bölünüp yenilecekti ama biz inatlaşmayı en başından beri çok severdik. İkimiz de bizi mutlu eden her şeyi unuttuk şu günlerde.
Bu ayrılığa derman ararken en başta bizim ellerimizi ayrıldı birbirinden. Yarı yolda bıraktık birbirimizi. Kendimi çoğu beladan kurtardım.
Düşmanlarımdan, hazcılardan, bencillerden, hastalıktan, yazın kavurucu sıcaktan, kışın kapı ve pencere boşluğundan püfür püfür esen rüzgârdan kendimi sakındım. Ama kendimi senden kurtarmaya gücüm yetmedi.
Beni bırakıp gittin omuzlarında taşıdığın vebal ağır olmadı mı?
Yıllar geçecek hangi yarayı kim açtı dün gibi aklına gelecek. Senin emeğinin karşılığı ödenir çünkü 'Bırakıp gidene kefen bile biçilmez' benim emeğime karşılık bulamazsın.
Ben senden razıyım desem de Allahu Teâlâ’ya, Allahu Teâlâ şahit değil mi bana yaşattıklarına...

26 Ocak 2018 Cuma

Yozlaşmış Aşk

Yozlaşmış Aşk

Sevil ADIGÜZELMAN

Zaman, ölümle kalım arasında göz açıp kapamakla geçiyor. Gece yine uyku tutmadı, yüzüme saçaklanan saçlarımı geriye itip hediye ettiğin guguklu saate ilişti gözlerim. Etrafım senden kalan hatıralarla bezenmiş, ben imha ettikçe onlar çoğalıyor. Uykulu gözlerle saatin kaç olduğunu net olarak göremesem de karanlığa adapte olunca fark ettim ki zaman yine seni kaybettiğim o kuşluk zamanı gibi çabucak geçmiş...
Saat gecenin 02.05'i, neden bu saate seni düşünmek zorunda hissediyorum kendimi? Ne zamandır sesini duymak istiyorum. Öğütlerini, tüm gün neler yaptığını tek tek anlatmanı özler oldum. Geceler gündüz olmuyor zaman geçmiyor, unutamıyorum yaşadıklarımı ve senin yaşattıklarını. Bir gün dönüp de yüzüne bu yalnızlığa beni neden tutsak ettiğini soramadım. Biliyorum ‘senin tercihin’ diyeceksin. Neden beni görünce iki kelimeyi bir araya getiremediğini anlayamıyorum. ‘Seni görmek istiyorum çekik gözlüm’ demeni, buluşunca gözlerime bakamamanı özledim. Her buluşmamızda elin kalbinde, nefesimi hissedince gözlerin doluyor, yine de derdini anlatamıyordun. Neden gözlerime bakınca, gözyaşların süzülür elmacık yanaklarından. Neden izin vermiyorsun ben sileyim gözyaşlarını. Ya gerçekten sen beni çok sevdin ya da günahın kadar değerim yoktu senin gözünde.
Annemi her gördüğünde neden benden evvel ona sarılıyorsun. Seni konuşturmak, dertlerine ortak olmak, ‘bütün hatalarına razıyım’ demişken nedendir bu kaçışın. Her seferinde beni yok saymandan, terslemenden yoruldum. Onun bunun açmış olduğu yaraların hesabını neden bana ödettin? Ben senin parmağın kanasa dertlenirken bana yabancı gibi davranmaya hakkın yok. Borç olarak verdiğin mutluluğun tahsilatı bu kadar ağır olmamalıydı.
Kavuşmak neden senin için anlamsızdı. Hani ben hayatında olunca her şey farklı olacaktı? Farklıdan kastın, her gün ağlayarak sabahlamak mıydı? Neden şimdilerde yoğurdu üfleyerek yiyorsun, neden çayına şeker atmıyorsun, neden köpekleri çok seviyorsun, neden bana yedi kat elden bile yabancıymışım gibi davranıyorsun? Neden bilye koleksiyonu yapmayı çok seviyorsun? Neden her gün sayfalar dolusu yazılar yazıyorsun bana? Hiç düşündün mü? Renklerden en çok maviyi severken aynı tonlardaki yeşili neden sevmezsin, anlamış değilim. Neden ben gökyüzü ‘yeşil’ derken sen illa ‘mavi’ diye ısrar ediyorsun. Uğurlu sayın neden dört? Köhne yerlerde, daracık sokaklarda gezmeyi neden çok seviyorsun. Yağmur yağınca neden önce sen şemsiyeni açıyorsun. İnce ince yağan yağmur tanelerine dahi tahammülün yok senin. Birbirinden güzel dört mevsim varken ve en güzeli ilkbahar iken sen neden sonbaharı seviyorsun? Neden hep bir çelişki içindeyiz biz?
Neden ‘upuzun saçlarını kesme’ diyordun bana? Sen gittin gideli saçlarım hiç uzamıyor zaten…
Derdime derman olmayan dinlenir mi hiç? Her görüşmemizde bir tel saçımı neden cüzdanında sakladın. Neden her gelişinde bir beyaz gül getirdin bana? Neden kırmızı değil de beyaz? Gübresiz toprakta meyve sebze yetiştirilebileceğine neden inanmıyorsun. Neden böyle düşünürken emekli olunca köye gidelim diyorsun? Sana yazdığım yazıları neden okumadan, ‘Çok güzel yazmışsın yüreğine sağlık’ dedin.
Geçenlerde beraber çektiğimiz fotoğrafları albümden tek tek çıkardım, hepsinin arkasında o gün yaşadıklarımızı yazdığımız dipnotlar vardı. Elim varmadı onları yırtmaya, hepsini tek tek yaktım.
Ayrılacağımızı anlamış gibi her şeyi nasıl da sayılı haftalara sığdırmışız. Bu kadar yük ağır olmadı mı sence küçücük bedenimize?
Neden hep tanıdıkların olduğu mekânlarda bir şeyler yemeyi, içmeyi tercih ediyordun? Neden her seferinde sokakta gördüğün sakız, peçete satan o esmer kız çocuğunu bizimle beraber gittiğimiz mekânlara getirip her seferinde en pahalı şeyi ona ısmarladın? Onun gözlerine baktığın gibi neden bana bakmadın? Çayı, o kıza bakarak neden demli içiyorsun.
Benim için yapman gereken şeyleri yapmadın şimdi pişmanlıklarını tart ve ona göre yaşa...
Sana çok kızgınım, öyle bildiğin gibi değil.
Ben yazarken ağladım, sen okurken ağlama...

18 Ocak 2018 Perşembe

Bir Ağzında Kırk Dili Var!

Bir Ağzında Kırk Dili Var!

Sevil ADIGÜZELMAN

Şimdiye kadar adını kimseye söylemedim, bu saatten sonra da söylemeyeceğim.
Herkes, 'Bu kız kime yazıyor bu yazıları?' diye sormaya devam edecek biliyorum, ama şu zamandan sonra bilinmemesi daha makul. Onun olduğu şehre git diyorlar. Nasıl giderim oraya, bilmiyorlar ki seni görmesem bile denizin kenarında oturduğum zamanlarda beni anlattığın midyeci Ali Amcayla karşılaşacağımı. Ona seni sorup her gün orada seni bekleyeceğimi. Seni anımsadıkça genzimde kelimeler düğümleniyor. Her an seni düşleyerek geçiyor işte. 
Beraber yürüdüğümüz kaldırımlardan geçtim geçenlerde, başkaları yürüyor artık oralarda. O yıllanmış kaldırım taşlarını değişmişler, hani ayağını vurduğun o yassı taş vardı ya onu da kaldırmışlar oradan. Sen gittiğinden beri aşk acısı illet bir hastalık oluverdi, kurtulamıyorum ondan, çırpındıkça daha derine çekiyor beni.
Aşk acısı belimi büktü, bitap düştü bedenim. Fotoğraflarına bakıyorum yine, yüzündeki naçizane gülümsemede kendimi buluyorum.
Sensizlik miydi beni sana alıştıran. Yokluğun kelimeleri getirdi bana. Onlarla sırdaşlık edip onlarla aynı masada dertleştim. Bıraktığın kabuk bağlamış yaralarımı soruyorlar yüzlerinde hafif bir gülümsemeyle, 'uzun hikâye' diye geçiştiriyorum. Senin adının geçmesi günümü gecenin alaca karanlığına çeviriyor.
Ayrılık sonrası sadece sevdiğini mi kaybeder insan? Mutluluğunu, huzurunu, uykularını boşluğa sürüklemek kaybetmek sayılmaz mı? Sen kaybetmiş miydin? Ya ben faili meçhul gecelere hapsedildim... Ölmedim ama yaşadım da diyemem ki bu halime...
Hayattan bir adım geri çekildim, bekliyorum. Kolay mıydı yaşadıklarım? Tercihim mi? Belki de sadece zorunluluk. Yorgun olmamdan, kırgınlığımdan kurtulmaya çalıştıkça daha da çıkmaza sürüklediniz beni. Hani çok çabuk iyileşecekti yaralarım. Bir sene geçti ama kabuk bağlayan yaralarıma mühür vuramadım.
İnsanlar beni anlayamıyor, 'Boş teneke çok ses çıkarır' ya, anlamamak için büyük çaba sarf ediyorlar.
İster istemez seninle anlaşılmak daha makul. Bir kadının dudaklarında değildir aşk! Aşk sana gülümseyerek bakan gözlerimde. Ben çok çabalıyorum eskisi gibi olsun diye... Gözyaşlarım konuşuyor seninle her gece. Ne diyor sahiden sana haksızlık mı etmişim? Sevgine layık mı olamamışım? O narin kalbini mi incitmişim? Senin gibi bir ağzımda kırk dilim mi varmış? Sahiden hangisi...
Bilir misin severek yaşamak nedir? Sevip de söyleyememek, sarılmak isteyip de sarılamamak öyle biçareyim ki şu günlerde. Sen aklımda sabitleşmiş iken nasıl olur da başkasına meyil ederim. Kadınlar her zaman susarak gider ama onun her zaman arafta olduğunu hissedersin. Belki pişman olup onca yolu geri gelmek çok kolay senin için ama kalbimdeki o ritmi aynı oranda hissetmen imkânsız. Keşke mutluluk, sevgi, saygı, sahiplenme para ile satın alınabilen bir şey olsaydı, belki daha değerli olurdu.
Neydi geçmişte insanları tutkuyla birbirine bağlayan? Töre mi? Yaşam tarzı mı? Namus mu? 'Yapma etme yavrum, konu komşu ne der' dedikleri mesele miydi? Sevgi ve saygıyı daimi kılan neydi sahiden?
Kendini adam sayan insancıklar çoğalmış etrafımızda. 'Bir aşkı bir kişinin sevgisi ayakta tutmaya yetmiyor' dedin ya giderken. Aslında yeter ama doyumsuz olmaya alıştırılmışız. Ve zaman geçiyor...
Ümit ederek yaşadığın insan çekip senden kilometrelerce uzağa gidiyor. Evet, onun hayatı devam ediyor zaten etmeli de... Peki, ben niye senin bıraktığın gibi kaldım.
Hangimiz daha çok sevdik? Sen mi? Çekip gitmek sevgiyse, evet sen... Biz insanlar hep özleyeceğiz mutluluk ya da ona benzer şeyleri. En büyük korkum ne biliyor musun? O koskoca şehirde aynı mekânlarda oturup da bir araya gelememek...
Sahi beni görsen selam verir misin?

4 Ocak 2018 Perşembe

Sevil'den Merhaba

SEVİL'DEN MERHABA

Merhaba…

Bu bloku açmamdaki nedenim; gözlerimin şahit olduğu olayların yanı sıra insanlar tarafından duyulmasını istemediğim duygularımı artık taşıyamıyor olmamdır. Hislerimi sadece konuşarak değil yazılarla da anlatmam gerektiğinin farkına vardım. Kısacık hayatımda konuştuklarımın unutulduğunu, yazdıklarımın ise daha çok akılda kaldığını anladım. Ama zaman gelecek yazdıklarım da unutulacak...
Sesim kısılsa, düşüncelerime kelepçe vurulsa, özgürlüğüm engellenecek olsa da yazmaya devam edeceğim. Süslü püslü yazılar yazıp şaşalı kelimeler kullanacağım ama anlatmaya çalıştığım mutluluğu ya da acıyı net olarak hissedeceksiniz. Mevsimler değişecek, memleket değiştireceğim, ara sıra elim kalem tutmayacak, adına yazılar yazdığım kişiler değişecek ama ben hep yazacağım. Bazen dört gözle ilkbaharı bekleyeceğim, bazen de kara kışı. Bazen ay sonuna kalmaz duygularım değişecek, bazen de cesaretimin yitip gittiği günlerde elim yüreğimde 'sonuç değişir mi?' diye düşüneceğim. Gülüşünü yâd ederek geçen günlerimin yanında rüzgârla gelen kokun bana bulaştıkça onun için yazmaya devam edeceğim…
Toplumsal değişme, çatışma, yalnızlık, belli zaman diliminde bir akış içerisinde durağanlık teklif edilmeyecek kadar önemli bir yapıya sahip... Herkesin kazanamadığı, ne kadar uğraşsa da sahip olamayacağı kıyıda köşede kalmış bir kalp vardır. Kişisel gelişimimiz, nefis terbiyemizin yanı sıra sosyalliğimiz de git gide farklılaşmakta. Kendi yalnızlığımıza odaklanıp kendimizi toplumdan mahrum bırakır olduk. Paramız artarken insanlara ayıracağımız zamanımız azalmakta. Kazanç, hırs, ego, rekabet, doyumsuzluk toplumsal yalnızlığımızı körüklemekte…
Ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlarla beraber toplumsal çelişkiler, topluma ve bireye yabancılaşma artmakta maneviyat duygumuzu güçlendirmemiz gerektiğini farkına vardık ve İnönü Üniversitesi Medeniyet Sanat Topluluğu olarak görmezden gelinen yaşlılarımızı, muhtaçları hayata tutundurmak ve kültürel değerlerimizin yanında manevi duygularımızın da sömürülmesine engel olmak için bir yola çıkmış bulunuyoruz. Bizlere evlerini açacak yaşlı ailelerin, bizi sofralarına davet edenlerin yanı sıra yakalayacağım küçük gülücükleri toplamayı ve onları bir kumbarada biriktirmeyi arzuluyor ve sizlere sunmak istiyorum.


Sevil ADIGÜZELMAN