Düşen Hep Yerde mi Kalır?
Sevil ADIGÜZELMAN
Kömür gözlüm sana; 'Neden gidiyorsun.' diye sormaya cesaret edemedim. Nedense ayrılık günün gelip çattığını ellerin ellerimden süzülüp gidene kadar anlayamadım. Gözlerini gözlerimden kaçırarak, "Son kez sarılacağım" dedin. Kolum kanadım kırıldı o an. Çıkıp gitmen her sıkıntıyı çözecek miydi? Dönmediğine göre çözülmüş... Ama hata bende; seninle dertleşmek, iki çift güzel söz söylemek, bir bardak çay içmek beni mutlu ederken, onca gün senin mutsuzluğunu göremedim. Benim gibi çok mutlusun sandım...
Yine mart ayı geldi çattı. Dışarıda gidişine isyan edercesine yağmur yağıyor her gün, seni beklediğim pencerenin kenarına oturdum. Gökgürültüsü hırsını dağlardan alırcasına yamaçları sarsıyordu. Dört bir yanı saran kıvılcımlar her geçen saniye daha da çoğalıyordu. Dağları kaplayan duman yavaş yavaş süzülüyordu etrafa. Buğulanmış cama ismini yazdım. Tıpkı senin yaptığın gibi varla yok arasında bir şeydi silinip gitti ismin gözlerimin önünden. İsmini unutsam da, alışkanlıklarımdan vazgeçemiyorum ağır aksak yatağıma yöneldim. "Gökgürültüsünden her korktuğunda fotoğrafıma bak, korkmazsın" demiştin. Evet, şimdi de korkmuyorum. Gözlerin güven verircesine bakıyor yine. Senden kalan her hatırayı coşup giden suya salmak istedim, bir şey engel oldu hasretinin devam etmesi gerekiyor herhalde. Yine bir şeyler yazıp çizmek geçti içimden, kendimi ikna edemedim. Gece lambamı yaktım, senin için bir mektup yazmaya karar verdim.
Sayfanın en başına, "İstersen gel barışalım" diye yazıverdim.
Sonrasında ne mi var?
Yine aşk, özlem, hasret, çaresizlik...
Her nefes alışım da biraz daha kan kaybediyor senin için kurduğum hayaller. Su alan bir gemi misali kalbim, her an daha da çıkmaza sürükleniyorum. Herkesin yüzünde imali bir tebessüm… Unutmak çok kolaymış... Uyumak geçirir miydi içimdeki acıyı, öfkeyi? Eğer öyleyse şimdi uyumak ve sonsuza dek senin kalbinde uyuyakalmak istiyorum.
Bir gün çıkıp gelirmişsin öyle demişsin ama beklemekte yorar insanı sevdiğim. Masmavi sayfalara senin için şiirler yazmak, kulağına şarkılar, türküler mırıldanmak için geç kalmaz mıyım? Şimdi seni unutmak ve bir daha adını dahi hatırlamak istemiyorum.
İhanetini, bana yaşattıklarını, iki yüzlülüklerini, giderken en son kulağıma ne demiştin hepsini unutmak istiyorum. Gözyaşlarım durmaksızın yanaklarımdan süzülse de silmeni istemiyor. Göz pınarımdan akan her damla gözyaşının hesabını sormayacağım birgün vicdanınla hesaplaşırsın.
Şunu da unutma, sen benim canımı yaktın diye ben de başkasının canını yakmayacağım. Beni başkasının yanında gördüğünde, canın yanacak. Sevginden beni mahrum ettiğin her güne ah edeceksin. Dualarım beddua olmayacak ama sen de mutsuzluğu tadacaksın. Her şey yaşanmışlığıyla kalacak. Sol yanın hep boş olacak.
Her gün öldüm diyeceksin ama ölmeyeceksin…
Malatya, 24 Mart 2018
Yarın Dünden Daha İyi Olacak
Sevil ADIGÜZELMAN
Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinin 6. Dönem Eğitim Programlarının beşinci seminerini bu hafta itibariyle sonlandırdık. Giriş Seminerleri, Düşünce ve Sanat Okulu eğitimlerinin yanı sıra seminerlere sürekli katılan arkadaşların katıldığı akademik İngilizce ve Arapça kurslarına devam ediliyor. Kitap okuma gruplarıyla (Fikir Kovanı, Hikmet Yolcular, Düşünce Seyyahları) biz üniversiteli öğrencilere fayda sağlamak adına çalışmalar sürdürülüyor. Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezi Genel Sekreteri Necati Çobanoğlu hocamız da bizlere her türlü desteği sağlayarak, üniversitede de Medeniyet ve Sanat Topluluğunun kurulmasını teşvik etti, iyi ki de kurmuşuz.
Yeşilyurt Belediyesinin eğitime katkı amacıyla gerçekleştirdiği hizmetlerden bence en önemlisi lisans ve yüksek lisans öğrencilerine yönelik olan bu eğitim seminerleridir. Eğitimde beşinci haftayı tamamladık. Bu süreçte Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine hangi hocalarımız geldi, hangi konular hakkında eğitim verdiler, sunumlarını gerçekleştirdiler, göz atalım…
Giriş Seminerleri:
Prof. Dr. Abdulkadir Baharçiçek: “Yenidünya Düzeni ve Türkiye'nin Konumu”
Doç. Dr. Alev Erkilet: “Türkiye' de Modernleşme ve İslami Hareketler”
Doç. Dr. Yahya Başkan: “Yahudilik: Doğuşu, Gelişmesi ve İlk Hıristiyanlar”
Doç. Dr. Selahaddin Bakan: “Siyasi İktisat ve Devlet: Devletçi Ekonomi mi? Sosyal Devlet mi?”
Prof. Dr. Bekir Berat Özipek: “İnsan Hakları Kavramı ve Teorisi”
Prof. Dr. Abdurrahman Ateş: “Din(d)e Zorlama”
Doç. Dr. Yusuf Batar: “Din İstismarına Karşı Din Eğitimi”
Yrd. Doç. Dr. Süleyman Güder: “Dünya Siyasetini Yeniden Düzenlemek”
Prof. Dr. Selma Karatepe: “Yerel Yönetişimde Demokratik Katılım ve Hakla İlişkiler Çalışmaları”
Düşünce Okulu Seminerleri:
Yrd. Doç. Dr. Oğuzhan Ekinci: “Sanal Yaşam: Dönüşümler ve Tehlikeler”
Yrd. Doç. Dr. Adnan Gürsoy: “İslam Medeniyeti: Teorik Temel ve Tarihsel Süreç”
Doç. Dr. Oğuzhan Göktolga: “Postmodernite ve Siyasal Kimlikler”
Prof. Dr. Emin Çelebi: “Aydınlanma Düşüncesi”
Yrd. Doc. Dr. Yakup YILDIZ: “Çağdaş Türk Düşüncesi"
Sanat Okulu Seminerleri:
Doç. Dr. Yüksel Göğebakan: “Kültür Varlığı Niteliği Taşıyan Tarihi Kentleri Koruma Sorunları”
Prof. Dr. İsmail Aytaç: “Malatya'daki Taşınmaz Kültür Varlıklarına Genel Bir Bakış”
Yrd. Doç. Dr. Şahin Efil: “Tolstoy'da Din-Sanat-Ahlak İlişkisi”
Yrd. Doç. Dr. Mevlüt Akyol: “Reklam ve Sanat”
Prof Dr. Ata Yakup KAPTAN: "Sanat ve Estetik Kapsamında “Güzel”
Ne mutlu ki benimle beraber arkadaşlarımda değerli hocalarımızın bilgilerinden istifade edebildik.
Seminerlerin hepsi benim için önemli ama İletişimci olmamdan dolayı Sanat Okulu bölümü daha çok dikkatimi çekiyor. Üç saat değil beş saat da devam etse hiç sıkılmıyorum. Saymış olduğum hocalarımızın çoğunu belki yakinen sizler de tanıyorsunuz. Birçok konuya kendi perspektiflerinden nasıl baktıklarını bizlere de detaylıca anlattılar. Hocalarımızın çoğu dünyanın dört bir yanını gezmişler, oraları o kadar güzel gıpta ile anlatıyor ki her saniye, ‘ben de orada olsaymışım’ keşke demekten kendimizi alıkoyamıyorum. Elbette her şey zamanla, kısmet olur da oralara gidersem sizlere o mekânları anlatmak isterim.
Parçaları Birleştir İç Dünyanı Keşfet
Verimli geçen beş hafta sonunda şimdiye kadar gelenler hocalarımı söyledim ama devamında hangi hocalarımız var onları söyleyemem. Zaten bu dönem ki seminerlerinde sonuna yaklaştık. Bence sonra ki hafta hangi hocalarımızı var araştırıp, istişare etmelisiniz. Kendinize şunu demelisiniz, o kadar öğrenci hafta sonu evlerinde dinlenmek yerine neden eğitime gidiyor? Bunu kendinize dert etmelisiniz. Bir gün Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine yolunuz düşerse ben size eşlik etmekten zevk alırım. Yol arkadaşlığı ile başlayan sohbetlerin şu an ne kadar samimi ve değerli olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyorum. İyi ki tanımışım ve tanımaya da devam ediyorum.
Uzaktan küçük ve tarihi dokulara sahip bir bina gibi görünse de içerisine girince verilen eğitimle beraber aslında çok büyük ve değerli bir yer olduğunu farkına varıyorsunuz. Sadece seminerler değil ders çalışmak amacıyla da kapsamlı bir kütüphanesi var.
Seminerlerde Malatya dışından gelen hocalarımızla da tanışma fırsatımız oluyor. O ortamda yer alıp, hocalarımıza sorular sorup, anlattıklarını not etmek kadar güzel bir şey yoktur. Sizlerde o değerli bilgilerini kaçırmak istemezsiniz değil mi? Bir günlük seminerde sayfalar dolusu not aldığımı bilirim. O kadar heyecanla anlatılanları kaydediyorum ki, hafta içerisinde derslerimde bu kadar not tutmadığımı farkına varıyorum.
Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezini ile tanışmam nasıl oldu diye merak edenler olabilir? Kısaca bahsedeyim. Ben ikinci sınıftayken şu an başka bir üniversitede öğretim görevlisi olarak görev yapan Yrd. Doç. Dr. Mehmet Emin Babacan hocanın tavsiyesi üzerine Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine gitmiştim. İlk seminerime katıldığım zaman birkaç tereddüdüm vardı. “Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezi acaba dini bir kurum mudur? Siyasi bir yapılanma içerisindeler midir? Oradaki herkesle ilk kez tanışacaktım acaba nasıl davranacaklardı? Anlatılacak konular acaba benim bakış açıma uygun mudur?” diye çok şey vardı zihnimi meşgul eden. Çevremdeki çoğu kişiye sordum, kimseden olumsuz bir geri bildirim almadım...
İlk gidişimde Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinde dağıtılan el kitapçığına göz atarken Yeşilyurt Belediye Başkanı Hacı Uğur Polat'ın önsözdeki cümlesine ilişti gözlerim. Sanırsam o bölümü üç dört kez art arda okudum. Seminere her gittiğimde ya ilk girişte ya da ara verildiği zaman o sayfayı açıp o cümleleri tekrardan okuyorum. Beni Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine gitmeye odaklayan cümleyi size de söyleyeyim. Ama şunu da belirteyim Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezi bize ne not vaadi ediyor, ne de iş... Orası bizim evimizden farksız. Mekânda bulunan hiç bir şeye zarar gelsin istemiyorum diğer arkadaşlarında böyle düşündüğünden tereddüdüm yoktur. Yeşilyurt Belediye Başkanı Hacı Uğur Polat Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezi hakkındaki görüşünü şu sözlerle ifade etmişti.
"İnsan eşref-i mahlûkattır. Ama aceleci, ama tartışmacı... Değeri var insanın, değerleri... Yüksek ve daha da yükseltilmesi gereken... Değer emanet, insan emanetçi... Emanet ağır, insan zayıf... Bilgi, güçtür.
"Bir İnsanın Hayatına Dokunmak”
Kendime bir özeleştiri yapmam gerekirse; İnönü Üniversitesi içerisinde hafta içi birçok etkinlik oluyor, ayağımın altında olmasına rağmen gitmiyorum bazen de müsait olamadığımdan dolayı gidemiyorum. Tatil yapacak bir tek hafta sonum varken ben sabahın 08.00’inde uyanıp hazırlanıyorum. Her hafta Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine eksiksiz katılım sağlıyor muyum? Üzülerek söylüyorum. Hayır! Olağanüstü durumlarda gidemeyince aklım hep orada kalıyor. Başka yerdeki işlerimi toparlayınca yarım saat kalmış olsa bile bir ihtimal yetişebilir miyim diye düşüncelere kapılıyorum. Ama elden bir şey gelmiyor, dersin zaten önemli bir kısmı bitmiş oluyor. Aksama olunca konuşulanları tamamlamak zor oluyor. Ama Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinin YouTube sayfasına yüklenen videolarıyla eksiğimi tamamlayabiliyorum. Anlamadığım bir şey olunca en üzüldüğüm şeyde onu soramamaktır. Bir anı mı anlatayım size. Bir gün gidememiş ya da geç kalmış olunca ikinci gün saate bakmadan evden hızla çıkıyorum.
Yine saati tutturamamış ve tam durağa varmak üzere iken arabanın gözlerimin önümden geçişine maruz kalıyorum. Orada 45 dakika boyunca beklemekten ayaklarıma kara sular iniyor. Olsun yine de araba beklemek bile hiç gücüme gitmiyor, gitmeyecek de... Yine ben hatalıyım ama elden ne gelir ki. Demek ki daha erken evden çıkmalıyım. Bir aksilik olmazsa saat 09.45’te Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinde oluyorum.
Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Genel Sekreteri Necati Çobanoğlu'na ben ve diğer arkadaşlar hocam diye hitap etmekteyiz. Necati hocam bizim ile beraber her seminere katılıyor. En önde oturuyor ve öğrenciler konuya ilgili mi? Hocalarımız konuyu olması gerektiği gibi anlatabiliyor mu? Bir sonra ki dönemde farklı nasıl bir konu anlatılıp, tartışılabilir bunları hemen not ettiğini tahmin ediyorum. Sadece İnönü Üniversitesi hocalarının katılmadığı seminerlere şehir dışından da hocalarımız bir sonra ki dönemde elbette ki getirilecektir. Düşünsenize şehir dışından gelen hocalarımız uzakları yakın ediyor ve bizlerle buluşuyorlar sırf olaylara farklı bir çerçeveden bakabilmemiz adına.
Eğitimin sonu yaklaştıkça sanki bir boşluğa düşme hissi oluşuyor bizlerde. Bir sonra ki dönemi deyim yerindeyse iple çekiyoruz. Ama biz biliyoruz ki Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinin kapıları bize her zaman bize açık. Kişisel gelişimimize katkı sağlamak sürekli heybemize bir şeyler eklemeye devam edeceğiz. Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinin bahçesinden içeri girince ilk önce yolun iki tarafına dikilmiş sapsarı çiçekler karşılıyor bizi. Yolun ortasında bir kalp motifi içerisinde çevrelenmiş çokça gül görüyorum. Etrafı bembeyaz taşlarla çevrilmiş halde; kapıya yaklaştıkça adımlarınız hızlanır, içerideki bilgi yuvasına bir adım erken atmış olmak bile mutluluk verici. İçeri girince de çalışanların gülen yüzü karşılıyor bizi...
Tüm bu faaliyetler için destek veren Yeşilyurt Belediye Başkanı Hacı Uğur Polat'a teşekkürler...
Anaların Gülüşlerini Görmeyi Çok İstedim
Sevil ADIGÜZELMAN
Arguvan Belediyesinin ‘8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ dolayısıyla düzenlemiş olduğu ve 2-4 Mart 2018 günlerinde gerçekleştirilen Nevşehir ve Hacı Bektaş Veli Türbesi gezisine 39 emekçi kadınla birlikte ben de katılma fırsatı buldum. Belki de senelerce yüzleri gülmemiş olan anaların gülüşlerini görmeyi çok istedim. Gezi boyunca bolca gözlem yaptım, fotoğraf çektim, ister istemez sohbetlere kulak misafiri oldum. Her biri farklı hayatların içinden süzülüp gelmişler bugünlere. Çoğu Malatya dışına hiç çıkmamış bile…
'Yerin kulağı var mıdır?' Bence vardır. Sizce? Şu ölümlü dedikleri yer var ya; siz siz olun ne suya, ne toprağa, ne ağaca, ne de dost bildiğiniz kişiye sırrınızı fısıldamayın; gün gelir, devran döner, sırrınız herkese yayılır. Sırrınızı bu saydıklarımdan birine bile sesli söylersek artık onu paylaşmış olursunuz, dikkat edin...
Ürgüp
Ürgüp'ü ben ne kadar anlatsam da görmediğiniz müddetçe çoğu şey eksik kalacak. Ama kısaca size bir şeyler fısıldaya bilirim…
Ürgüp’te ilk dikkatimi çeken şey kocaman binaların olmayışı… Her ev iki ya da en fazla üç katlı, belediyenin şartları gereği her ev de aynı taş çeşidi ile yapılmış. Tasarımlar da birbirinden çok farklı değil. Renk tonlarında farklık görünse de mekânlarda kahverengi ve sarının tonlarından göz alıcı cümbüş hâkimdi. Şehir daha çok sol tarafta konumlanmış, eski yerleşim yeri ise daha yükseklerdeydi. Peki, orada yaşayan yok mu? Elbette ki vardı ve doğal yaşam onlara armağan edilmişti.
Göreme
Kapadokya Üçhisar, biliyor musunuz orada sabahın erken saatlerinde balonlar ayaklarınızın altında kalıyormuş ama biz gittiğimizde hava şartlarından dolayı balonlar havalanamamış. Derin dağlara bakınca bulutların arasında göz kırpan Erciyes’i tüm ihtişamıyla karlarla kaplı olmasına rağmen görebiliyordum. Öyle böyle değil, çok heybetliydi. Karşı tarafta ise Kızıl Vadi vardı. Bir köşeye otursan saatlerce bakmaya doyamazsın. Hemen yanında Güvercinlik’ten gelen patika yolun Göreme'ye ulaştığını gördüm.
Mola verildi... Söylentilere göre oranın sıcak şarap ve kahvesi meşhurdur. Kime göre neye göre diyeceksiniz ama yolunuz oralara düşerse denemek size kalmış. Mola bitti ve bir taşçıya geldik. Söylenenlere göre Kapadokya'da çok meşhur olan bu taşların yüzlerce çeşidi varmış. Her birinin de farklı bir özelliği varmış. Hastalığa, migrene, sıkıntıya, nazara iyi gelirmiş. Bu işin ehli olan satış yapan dayı anlatıma başladı, kadınlarımız da pür dikkat onu dinliyordu. Eşlerini de böyle dinlemişler miydi acaba?
Dayının dediğine kadar Kapadokya’da zaman üçer üçer akıyormuş. Yani hızlı… O aşağı yukarı yarım saat konuştu. Ama ben anlattıklarına ikna olmadım ve alışveriş yapmadım. Taşın faydasını görmek için, “Onun şifasına inanmak gerekiyormuş…” İnşallah alanların dertlerine derman olur. Kadınlar aldıkları takıları hemen taktılar söylediklerine göre baş ağrıları bitmiş, huzur bulmuşlar. Çok ilginç…
İhtişamı karşısında büyülendiğim peribacalarına bakıyordum. Biri çok farklıydı teras ve balkonu vardı. Bir de Türk bayrağı takılıydı balkonunda. Pencere kenarında oturan dayıyı fark ettim. İki üç kare fotoğraf ya çektim ya çekmedim dayı balkona çıkıverdi. El ederek gel deyince el emeği oyma merdivenlerden koşarak dayının yanına vardım. ‘Selamünaleyküm dayı’ dedim. Güldü ama neden güldüğünü anlamadım. ‘Aleykümselam’ dedi, ‘Nereden geldiniz?’ diye sordu. Arguvan dedim. Durakladı, demek ki bilmiyordu Türkü Diyarı Arguvan’ı… Malatya dediğim zaman başıyla onayladı. Ve başladık peribacasının içerisini gezmeye.
Her köşesinden tarih kokusu yayılıyordu. Bir iki dakika kadar etrafıma bakındım. Tüm eşyalar eskiydi, bir tane dikiş makinesi, çokça el dokuması halı ve kilim, duvarlara asılan süs çantaları, bilmem kaç bin tane nazar boncuğu. Nazarlıklar duvarlara o kadar yakışıyordu ki sarımtırak duvarlardan ve mavi boncukların ahenginden gözleri ayırmak oldukça zordu. Neden bu kadar nazar boncuğu vardı cevabını ben de bilmiyorum, sormayı da unuttum.
Celalettin Dayıdan peribacalarının geçmişinden birazcık bahsetmesini istedim. ‘Bizi anlatılanı anlatayım yeğenim dedi’. "Hem Eski Rumlar hem de Osmanlı Selçuklular buralarda yaşamış. O dönemde burası Üçhisar adını almış. Burası bir havza imiş, sular çekilince volkanik patlamalar sonucunda peribacaları ortaya çıkmış. İnsanlar bugüne kadar oralarda yaşamlarını sürdürmüşler. Dededen kalma bir yer burası. Haberleşme için mektup kuşuna özel bir de oda yer almakta. Teras bölmesinde eskiden kadınlar imece usulü kilim dokurlardı".
Dayı içeriye giren herkesten ücret alıyormuş, benden neden ücreti almadı. Gönül kapısını açmıştı demek ki… Gülen yüzün solmasın Celalettin dayı… Dekorasyon yapılmış ama bizdeki gibi değil eskiyi yok etmemişlerdi, dokulara zarar verilmeden korumuşlar her bir yeri. Ne mutlu değerlerimize sahip çıkanlara...
Gezmeye devam ederken yüzümü bir duman sıvazladı. Sağ yanıma dönünce yüzü kırış kırış olmuş bir dede gördüm. Gelen gidenin ayağının altında küçük bir soba kurmuş, ateşe kurumuş üzüm dalları atıyordu. Yanında oldukça bekledim, fotoğrafını çekmek istediğimi söyleyecektim, acaba kızar mıydı işinden alıkoydum diye? Ama şansımı denedim, teklifimi kabul etti. "Ben gariban biriyim, ne yapacaksın benim fotoğrafını kuzum?" dedi. İslenmiş yüzüne baktım, gözlerinin rengini görmekte zorlandım. “Öyle şey olur mu dede, baş tacısın” dedim. ‘Aman boş ver’ anlamında elini salladı. Fotoğrafını çektikçe bakışları derinleşti. Çekimim bitti, ‘Allah razı olsun yeğenim’ dedi. Yanından ayrıldım.
Gezide anam da benimle beraberdi hem fotoğraf çektim hem ona göz kulak oldum. Ara sıra sipariş üzerine kadınlarında fotoğrafını çekiyordum. Ben çekim yaparım da Serdar Abi benim fotoğrafımı çekmez mi? Ava giden avlanır misali yakalanmıştım bile… Neyse ki ben fotoğraflarda hep güzel çıkıyorum.
Hacıbektaş
Birinci gün gezimiz böyle geçti. Sonrasını merak ediyor musunuz? Sırada Nevşehir’e bağlı Hacıbektaş ilçesinde Hacı Bektaş Veli türbesi var.
Hacı Bektaş Veli türbesi o kadar ihtişamlı bir mekân ki içeriye adım atar atmaz o büyülü atmosfere kapılıyorsunuz. Türbenin tanıtımı yapan bir dede karşıladı bizi. Zaman az olunca hemen gezmeye başladık. Önce Üçler Çeşmesinden bahsetti. Buz gibi suyu kadınlardan kimisi içti, kimisi yüzüme sürdü. Ve mırıldanmalar duydum kulak kabarttım, “Ya Ali sen yetiş” diyorlardı.
Dede çeşmeye yaklaştı ve üç ayrı yerden akan suyu işaret ederek onların, “Ya Allah Ya Muhammet Ya Ali” diye adlandırıldığını söyledi. Şaşırmıştım… Oradan ayrıldık. Beyaz, bir metrekare boyutunda bir mermer alan gösterdi bize, ilk başta neden orada beklediğimizi anlamadım. Oysaki orası mezarmış. Rivayete göre oradaki kişi, "Ben ölürsem benim mezarımı yol ağzına yapın, ben herkesi rahatsız ettim onlarda beni rahatsız etsinler” demiş. Nasıl bir hoşgörüdür bu? Arguvan'dan gelen 39 gönlü güzel kadından bir uğultu yükseldi. “Biz basmayız!” dediler ve tek sıra halinde geçmeyi tercih ettiler. Türbe içerisine geçerken, “Eşiklere basmayın” diye bir uyarı geldi. “Neden öyle dedi?” diye sordum ardımdaki teyzeye, “Uğursuzluk getirir” dedi. Ne kadar doğru bilmiyorum. Yaşlı genç demeden her biri uyarılara kulak vermişti ki herkes dikkatlice geçti eşiklerden.
Yapıların tarihi dokusu hala ilk günkü gibi korunmuş. Az ileride on iki büyükbaş hayvanın pişirildiği kocaman bir kazan Karakazan vardı. Desenleri tek tek işlenmiş emek verilmiş; bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum.
Başka bir rivayete göre; Hacı Bektaş Veli misafiri gelince ev sahibi olarak her zaman siyah postunu alıp kapının ağzına otururmuş. Misafir her zaman baş tacı imiş...
Dergâh içerisinde tavana baktığım zaman döşemelerin hepsinin dümdüz olduğunu fark ettik. Dede nedenini anlattı. O döşemelik odunlar ormandan kesilirken hep düz olsun denmiş, çünkü dergâhtan içeri eğri bir dal bile girmezmiş. Bir öğütle tanıtımı sonlandırdı,"Her gittiğin yerde dost bildiğinizin sofrasına oturmayın, her dostun yanına sık sık uğramayın muhabbetin olmaz.” Evet çok haklıydı, bu laf kulağınıza küpe olsun bence…
Nevşehir dönüşünden Arguvan'a gelene kadar Ulaş Başkan benim geziden hiçbir şey anlamadığımı, ancak fotoğraf çektiğimi iddia etti. Oysaki ben her güzel şeyi fotoğraf makinesinin ardında gördüm ve kaydettim. Dedelerle, ninelerle, peribacasının içerisinde yaşayan dayıyla birebir konuştum. Bitmemesini arzuladığımız Nevşehir ve Hacı Bektaş Veli Türbesi gezimizi iki gün boyunca dolu dolu geçti. Akşam on bir sıralarında Türkü Diyarı Arguvan sınırları içerisindeydik. Müzik, deyiş ve Şehriban ablanın söylediği Arguvan Türküleriyle yolculuğu sonlandırdık.
Belediyenin önünden bizi yolcu eden Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızıldaş dönüşte de yine ailemizle beraber bizi beklemişti. Biz de onu İzmir Marşı (Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa) eşliğinde alkışlarla karşıladık. Başkanımız kadınlarımızın gönüllerini fet etmişti. Araçtan inen teyzelerden biri başkanın elini tutmuş ve şöyle diyordu; "Ben 55 yaşıma kadar yaşamadığım çoğu şeyi iki günde yaşadım. Böyle bir geziye de ilk kez katıldım. Allah sizi başımızdan eksik etmesin.” Her bir kadın başkanın eline vardı. Ve sonrasında herkes evinin yolunu tuttu.
Bu mutluluk onlara kaç gün, kaç ay yetecekti? Belki de bir ömür boyu…
Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızıldaş, İlçe Başkanımız Ulaş Çopur, Kadın Kolları İlçe Başkanımız Zülal Aslantürk ve emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler…