28 Şubat 2018 Çarşamba

Gündüzbey Özgürlüğün Simgesi

Gündüzbey Özgürlüğün Simgesi






























Sevil ADIGÜZELMAN

10 Şubat 2018, saat 11.00 sıraları... 
Hava, ilkbahar sonbahar arası gibi ılık…
Böyle bir havada bir amaç uğruna düştük yollara…
Malatya’nın en gözde beldelerinden Gündüzbey’e konuk olduk.
Adını hatırlayamıyorum ama meydandaki çay ocağında bir bardak dumanı üstünde zifir karası çayı yudumlayıp fotoğraf makinelerimizi alıp ayrıldık.
Çay ocağındaki amcaların hiçbirisi bize yabancı gözüyle görmemişti. Ortamdan ayrılmak için erkendi, belki biraz daha otursak amcalarla sohbete dalacaktık. Etrafımı kolaçan ederken birkaç doğal ve içten gülümseme yakaladım. Demek ki çay ocağında sadece erkekler oturmazmış? Yüreği güzel insanların Gündüzbey’de olduğunu sabahın ilk saatlerinde anlamış olduk.
Yeşile bezeli doğal güzelliği, suyu, yıllardır yaşamını sürdüren asırlık çınar ağaçları ve belde insanlarının güler yüzlülüğünü hep duyardım. Ortam yeşil olmasa da ağaçlarda yaprak dahi olmasa da ben hayal ederek gezdim her karışını. Gündüzbey özgürlüğün simgesi oldu benim için. Bugün yaşadıklarımı kaleme almadan uyuyamazdım…
Gündüzbey’e fotoğraf çekmek için gitmiştik. Sokaklarını karış karış gezdik, her cumbalı ev bir tarih kokusu hissettirdi. Sanki hep orada yaşamışız gibi, tanımadığımız evlere misafir olduk. Yaşlı nine ve dedeleri ziyaret ettik, çocuklarla buluştuk. Konuk olduğumuz her kapıda güleryüze şahit olduk. O kadar güler güzlülerdi ki her ev sahibi, “Buyurun bir çay için” demeden yolcu etmedi bizi.
Çekim sırasında o kadar fazla insanla konuştum ki çoğunun adını hatırlamıyorum bile. Ama kimin fotoğrafını hangi sokakta çektim ve kimin yüzünde hangi ifade vardı hepsini zihnime mıhladım. Aylardır kaybettiğim mutluluğa kavuşmanın yollarını ararken sıradan bir sokakta buldum hayalimdeki dostaneliği…
Bugün neler yaptım neler… Şimşek adında bir kediyle karşılaştım, bana bir de hatırası oldu. Parmağımı yaraladı ama olsun, canım yanmadı ki… Sonrasında bir gözü mavi biri kahverengi olan durmadan koşan zıplayan bir köpekle oynadım. Daracık sokaklarda delicesine futbol oynadım, kimse ‘Yeter oynama artık’ demedi. Demek ki beni ilk kez böyle mutlu görmüşlerdi. Arkamı döndüğüm zaman fark ettim ki etrafımda kimse yok. Elbette ki tüm günü top oynayarak geçiremezdim.

“Dede fotoğrafını çekebilir miyim?”


Devamını kısaca anlatayım… Sokağın gediğinden aşağı yollanmış bir dede gördüm, birkaç saniyede yanına vardım. “Dede, fotoğrafını çekebilir miyim?” dediğimde, “Çekin ama benim yakışıklığımdan dolayı makineleriniz yanmaya ha çağam” dedi. Çekim süresince gülümseten bir cümle oldu. Biraz hasbıhal ettik, “Adını bağışlar mısın?” dedim. Durakladı ve gözlerime bakarak, “Adım Sefer, eski muhtarım… De hadi sen de git çek beni yolumdan etmeyin evime gidene kadar çekebilirsiniz. Eğer ki beni durdurursanız beş liranızı alırım” demesi ile içimizi ısıtmıştı Sefer dede. İnsanların yıllanmış olması, samimiyetleri, yüzlerindeki gülümsemeyi bertaraf etmemişti. Eski Muhtar yoluna devam ederken komşularına da selam vermeyi ihmal etmedi. Artık evine varmıştı herkes çok sevmişti Sefer Amcayı ama başında bir anlaşmamız vardı, eve varıncaya kadar çekebilecektik fotoğrafını.
Gündüzbey’in daracık sokakları öğlen saatine doğru çocukların kahkahalarına bürünüyordu. Gökyüzü mavi değildi, nereden gelmişti bu mutluluk. Çocukların masken ettikleri sokaklar belliydi. Her gittiğimde çocukları hep orada görüyorum, nedenini ben de bilmiyorum ama oranın farklı bir çekiciliği var. Sokağa varınca biraz çocukları izledim. Kimisi esmer kimisi sarışın, çoğunun saçı darmadağınık, kiminin montu, kiminin ayakkabısı yırtıktı ama bu nedenler onlara engel değildi ki... Belki de saydıklarımın hiç birinin farkında değillerdi. Onlar öyle mutlulardı ki saatlerce onları izleyebilirdim. Onlar sadeliğe, yokluğa, ilgiye, konuşmaya, farklı insanlar görmeye hep aç büyümüşlerdi. Ama çok mutlulardı… Arkadaşların çocuklara aldıkları abur cuburlar da yavaş yavaş tükeniyordu. Çikolata ve şekerleri o kadar yavaş yiyorlardı sanki bitse mutsuz olacaklarmış gibi. Ama onlar mutsuz değillerdi, şeker ya da çikolatada istememişlerdi bizden. Sadece çekingenlikleri vardı, kendimi gördüm onların yüzünde. Bana hiç çikolata veren olmamıştı hatırladığım kadarıyla. Bir tek babam seferden gelirken bana çikolata alırdı. Esmer bir çocuğa ilişti gözüm, şekeri belki de evdeki kardeşiyle yemek gibi bir fikri vardı. Etrafına baktı, şekeri sol cebine sıkıcı yerleştirip arada bir kontrol ederek bir sokaktan kayboluverdi. 




“İlk Kez Biri Bana Çağam Demişti” 

Çocuğun nereye gittiğini izlerken geçen sene evinde yemek yediğimiz Güzin Teyzenin evini fark ettim. Bize ehramlı kıyafetiyle güzel kareler çekme imkânı vermişti. “Çağam gelin iki soluklanın, yine çekersiniz fotoğrafınızı” demişti. Bana da ehramı giydirmiş, “Bak çağam, bizim bugünlere getirdiğimiz gelenek artık bitmek üzere” demişti. Evine davet etmişti bizi, yaptığı içli köftenin tadı bir başkaydı. Büyük köftelerin yanında da kızları olarak nitelendirilen küçük sıkma köfteler vardı. Ben önce küçük köfteleri yeyince bir kahkaha attı. Ben de neden o şekilde yediğimi anlamıştım. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin yemek yediğin evi unutmak yoktur bizim kültürümüzde. Elini öptüğün kişinin ‘Çağam Rabbim yolunu bahtını açık etsin’ demesi kadar güzel bir şey olabilir mi? Peki ya ‘Çağam’ ne demekti? İlk kez biri bana ‘Çağam’ demişti. Şaşırmıştım ama çokta beğenmiştim bu sözcüğü. Oysaki ‘çağa’, ‘çocuk’ demekmiş.
Bu kez yine gittim kapısına çay, yemek bahane derdi varsa derdini dinlemek, hastaysa yardımcı olmak için üç kez zilini çaldım açan olmadı. Acaba hasta mıydı? Yoksa kötü bir şey mi oldu diye içim içimi kemirdi. Kapının önünden ayrıldım ama içim hiç rahat değildi. İlerleyen haftalarda yine gideceğim kapısına açan olmazsa bu sefer komşularına soracağım ki içim rahat etsin.

“Hani Benim Fotoğrafım?”


Derme çatma bir ev dikkatimi çekti, herhalde geçen seneden hatırlıyorum. Evet, doğru hatırlıyordum. Eve doğru ilerledim zile bastım, kapıyı teyzenin kızı açıverdi. Teyze beni görünce tanıdı, “Hani benim fotoğrafım?” dedi. Demek ki ona bir söz vermiştim ki, öyle söyleyince çok üzüldüm. “Gel teyzem kurban olayım diğer gelişimde getireceğim inşallah fotoğrafı” dediğimde asma kattan aşağı ağır aksak iniverdi. Gözleri deniz mavisi, dişleri tek tük kalmış elini sürekli ağzına götürüyor bilmiyor ki aslında çok tatlı görünüyor. Bayram değil seyran değil acaba neden elleri kınalıydı? Fırsat olmadı ki sorayım. Kınalı ellerinin kokusunu elini öpünce doyasıya hissettim.
Günün sonu Gündüzbey’den ayrılma zamanı gelip çatmıştı. Otobüs durağına giderken yol üstünde ‘Koku’nun Yeri’ yazan çay ocağında oturan dört kişi ilişti gözümüze. “Fotoğrafınızı çekebilir miyiz?” dediğimiz zaman kabul ettiler. O kadar değerli insanlarla muhatap olmuşuz ki, engelli olan amca bile bizim için aracının konumunu değiştirdi ve güzel kareler çekmeye olanak tanımış oldular.
Amcalar çay ocağının önünde demli çaylarını alıp oturmuşlar ve öyle koyu bir sohbetin içerisindeler ki yüzlerinde hoş sohbetin izi vardı. Fotoğraf çekmemize izin vermelerinin yanı sıra bir de “Çay ısmarlayalım buyurun” demeleri ömre bedeldi. Acaba orada otursaydık muhabbet etmekten fırsat olur muydu kalkmaya? Tüm gün dolaşmaktan nefes nefese kaldık, başımız ağrıdı, model bulamadığımız anlar oldu, çocuk sesine gidip onları ikna ettik, ahırlara girdik. Pişman değiliz elbette. Yaşamın içinden kareler yakalama uğruna yapılan hiç bir şey
de sakınca yoktur...
Teşekkürler Gündüzbey…

Fotoğraflar: Ramis AKAR 

9 Şubat 2018 Cuma

Duydum ki Elin Olmuşsun

Duydum ki Elin Olmuşsun

Sevil ADIGÜZELMAN

Sevmek; dost olmaktır, kadir-kıymet bilmektir. Biri hatırına başkasını terk etmek değildir. Sen benim için başkasını terk ettin, başkası için de beni terk edersin demiştim. Dalga geçercesine bir kahkaha atıp sen onlar gibi değilsin ki demiştin. Her söylediğin demekle kaldı... 
Senden ümidim kesilince fark ettim ki; değer bilmeyen insanlar asalakmış, ne kadar umut vaat etsen de onlar özünde hep aynılarmış. Artık benim gözlerime bakarak sevmeye imkânım yoktu deme. En azından kendine doğruyu söyle üşendim, tembellik ettim, zaman ayırmadım de.
Sevmedim yine de sevdin de. Canım istemedi sarılmadım de. Hiç değilse seni hiç benimsemedim de ki acizliğimi farkına varayım. 
İmkânım yoktu kol kanat geremedim deme. Sevecektim, korktum de, onun sevgisi bana yetmezdi diye duygularından el etek çektim demekten çekinme.
Bizi beraber göremedikleri zaman beni soranlara onu Arguvan'da dertleriyle bırakıp çekip İzmir'e gittim de bunu demekte tereddüt etme.
Onun benimle yürüdüğünü görmezden geldim de. Sen zaten alışmıştın her seferinde çekip gitmeye. Çaresizliğini her gün dert etmenden yoruldum. Zaten biz alışmıştık keşkelere sığınmaya.
Keşke demeye devam etsek de eğlenceden, gezmekten, tozmaktan hiç ödün vermedik, her yerde bir anımız var unutulamayacak ve paha biçilemeyecek kadar değerli.
Şimdilerde fark ettim ki sen her gördüğün esmer güzele hayran olmaktan hiç vazgeçmedin. Zehir ettin bana kısacık zamanda biriktirdiğimiz bir avuç mutluluğu. Bıraktığın yıkıntıya zahmet edip dönüp göz ucuyla da olsa baksaydın bu gidişin dönüşü olurdu elbette...
Yüzüme her bakan dertlendi kimse çözüm odaklı tek kelime edemedi bana. Üzgün olduğumu gören tanıdıklar, sadece ellerime baktılar. Çünkü ben sadece mutlu olduğum zamanlarda ellerime kına yakardım. Sen gittin gideli ellerime hiç kına yakmadım. Ne zaman dönersen seni ilk gün karşıladığım gibi kınalı ellerimle karşılayacağım.
Bugüne kadar tanıdıklarımın beni aşağılamasını dert etmedim. Ama kimsenin sana kötü laf etmesine de izin vermedim. Deniz bile dalgasız değil ki, her şeye rağmen senin hatanı göz ardı ettim ben...
Senin sevdan bende körlenmiş bir ateşti. Söndürmeye çabaladıkça daha da alevlendi. Sen gideli her dakika her saniye yandım, ama sevdam hiç küle dönmedi.
Yaşadıklarımın üzerinden elli küsur yıl geçse de senden başka yar sevemem. Biliyorum sana olan emeğim, gözyaşlarım boşa gitmeyecek.
'Arguvan'dan yar sevenin başı belasız olmaz' diye duydum dedin, yaaa evet haklılar buralarda güzel sevdasız olmaz...
Şimdilerde fark ettim ki seni unutmamışım. İnsan hep hatırlamak istediği anılarını yazar, lakin ben tam tersi unutmak istediklerimi yazıyorum şuursuzca.
Senin yüzünden elden ayaktan düştüm, gözyaşlarıma hâkim olamayıp en sevdiğimin tesellilerini bile hiçe sayıp dur durak bilmeden ağladığım zamanlar oldu. Hak etmediğin sözleri duymak, seninde canını yakmaz mıydı?
Acıların en büyüğünü yaşattın bana, sen gideli "bi çare" acının dinmesini bekledim.
Yaşattığın üzüntünün tarifi edilmesi çok zor, ne yaparsam yapayım eski neşeme kavuşamayacağım. Bu gidişle ben hep başkalarının mutluluğuna sevineceğim.
Kızacaksın yine biliyorum ama bir anımızı anlatmadan bitmesin yazım. Hatırlar mısın biz jelibon şekerlerini ne çok severdik. Sonuncusunu ne sen yiyordun, ne de ben… Çabamızın sonucu belliydi son şeker ikiye bölünüp yenilecekti ama biz inatlaşmayı en başından beri çok severdik. İkimiz de bizi mutlu eden her şeyi unuttuk şu günlerde.
Bu ayrılığa derman ararken en başta bizim ellerimizi ayrıldı birbirinden. Yarı yolda bıraktık birbirimizi. Kendimi çoğu beladan kurtardım.
Düşmanlarımdan, hazcılardan, bencillerden, hastalıktan, yazın kavurucu sıcaktan, kışın kapı ve pencere boşluğundan püfür püfür esen rüzgârdan kendimi sakındım. Ama kendimi senden kurtarmaya gücüm yetmedi.
Beni bırakıp gittin omuzlarında taşıdığın vebal ağır olmadı mı?
Yıllar geçecek hangi yarayı kim açtı dün gibi aklına gelecek. Senin emeğinin karşılığı ödenir çünkü 'Bırakıp gidene kefen bile biçilmez' benim emeğime karşılık bulamazsın.
Ben senden razıyım desem de Allahu Teâlâ’ya, Allahu Teâlâ şahit değil mi bana yaşattıklarına...