25 Ocak 2019 Cuma

Tek Cevabım Türkülerimiz idi…


Tek Cevabım 'Türkülerimiz' idi…


Arguvan'a

Herkes methiye yazıyor, ben ise seni anlatacağım
Ne gibi özelliklerin var?
Yeraltı zenginliklerine mi sahipsin?
Hayır…
Endüstri kuruluşların mı var?
Hayır…
Denizin, denize kıyın mı var?
Hayır…
Ormanların mı var?
Hayır…
Tarihsel yapılara, eski yapıtlara mı sahipsin?
Hayır…
Ülkenin toplumsal yaşamına yön veren siyasetçilerin mi var?
Hayır…
Ve daha birçok soruma “hayır” diyeceğiz…
Ancak söylenecek bir şey var;
Türkülerin var!
Arguvan türküleri!
Türküler, türküler bizi söyler.
Türkülerde biz varız, bizde türküler…

(3 Ekim 2008, Aksaray) 


Süleyman Özerol hocamın kaleminden dökülen bu kelimeler sanki Arguvan'a biçilmiş bir kılıftı.
Şimdi size bir anımı anlatayım…
Ben Malatya’nın en küçük ilçesi olan Türkü Diyarı Arguvanlıyım. Şu an İnönü Üniversitesinde lisans eğitimime devam ediyorum.
Üniversiteye başladığım ilk gün ailem ve akrabalarım “Kızım nerelisin derlerse sakın ha, 'Arguvanlıyım' demeyesin” diye tembih etmişlerdi. Çok şaşırmıştım...
Bizim Türkülerimizden başka dayanağımız yoktu ki nedendi bu telâşe?
Hangi kötü olaya karışmış olabiliriz ki diye düşünmüştüm.
Ben bu gerçeği inkâr edemezdim ki? Zaten saklamayı da beceremedim. Hatta tanışma toplantılarında “nerelisiniz” dediklerinde “Malatyalıyım” demez, “Arguvanlıyım” derdim. Herkes yüzüme bakıp “Bağımsızlık mı ilan ettiniz?” dediklerinde çekinmeden evet diye cevap verirdim. Ortamda birkaç dakika sessizlik olurdu.
Geçen süreçte aslında korkulacak bir durumun olmadığını kendi gözlerimle görüp bu telâşın boş olduğunu anlamış oldum.
Günler geçti, artık sosyal medyadan Arguvan’la ilgili her haberleri, her yazıyı paylaşır oldum. Arguvan neredir, nesi meşhurdur, neler üretilir, belediye başkanı ne gibi yatırımlar yapar; hepsini güncel olarak paylaştım. Artık arkadaşlarım da memleketimi tanımış oldular.
Günler geçti artık arkadaşlar ,“Arguvanlı” diye seslenir oldular. “Arguvan'ı niye bu kadar seviyorsun? Nesi meşhur ki?” dediklerinde bir an kalakalıyordum. Tek cevabım "türkülerimiz" idi...
Arguvan’a gidince her şey sıkıcı gelirdi. Köyden kalkıp merkeze gitmek istemezdim. Küçücük bir ilçe işte... Nüfusu 7.500 civarında, merkezde 10 civarı bakkal, 5 civarı kahvehane, bir de meşhur Nazım Hikmet Meydanı var. Elbette ki resmi daireler de…
Gençler, maddi durumu ve çalışacak iş yeri olmadığından dolayı hep gurbet yoluna düşmüşler. Böylece nüfusu da gitgide azalmış. Nüfus yoğunluğunu yaşlılar oluşmakta. Köylerde o tertemiz havayı soluyan insanlarımız halen fazla. İnsanları mı onlar baş tacı…
Caddede yürüyünce gördüğüm yüzler hep aynıdır. Tanımadığım yüzleri çok nadir görürüm. Herkes birbirini çok iyi tanır. Bazen ismini unuttuğum kişilerle karşılaşınca sımsıkı sarılır hal hatır ederiz.
Yazın her çeşme başında iki üç kişi ile karşılaşmak olasıdır. Yanlarına varmazsanız bile, saz çalıp türkü söylediklerini duyarsınız. Rüzgârın etkisiyle sesleri uzaktan daha güzel gelir. Doyamazsınız o sese, yüreğe dokunur nameler. Her Arguvanlı gibi onlar da “Benim sesim kötü” der. “Buna sakin inanmayın” derim. Arguvan’ın suyunu içip o memleket havasını soluyan birinin sesi kötü olur mu hiç?
Kendimi bildim bileli bu küçük ilçe, yıllar içerisinde zorluklarla baş etmeye çalıştı.

11 Ocak 2019 Cuma

Çocuklar ve Ailelerinin Umut Kitabı 'Hastanede Şenlik Var' İkinci Baskısını Yaptı

Çocuklar ve Ailelerinin Umut Kitabı 'Hastanede Şenlik Var' İkinci Baskısını Yaptı




Mavisel Yener ile Aytül Akal’ın Onkoloji hastası çocuklar için kaleme aldığı, Türkiye’de bir ilk olan, 'Hastanede Şenlik Var' adlı kitabın ikinci baskısı, genel yayın yönetmenliğini Prof. Dr. Cengiz Yakıncı’nın sürdürdüğü, İnönü Üniversitesi Yayınları tarafından Malatya’da yapıldı.
Aytül Akal ve Mavisel Yener’in gönüllü olarak pek çok çalışma yaptığı biliniyor. “Hastanede Şenlik Var” adlı kitap onlardan biri… İlk baskısı 2014’de Özlem Arman’ın başkanlığındaki 'Mutlu Olalım Projesi' kapsamında yayımlanan kitap, çocukların ve ailelerin yüzlerine bir gülücük kondurmayı, düşlerine biraz renk katmayı, umut taşımayı amaçlıyor. Kitapta, kemoterapi alan bir grup çocuğun çok sevdiği Zeynep Abla karakteri aracılığıyla, ağır tedavi gerektiren hastalıkların aşılmasında özellikle “gönüllü” olanların takınması gereken tavır, çocuklara yaklaşım gibi ince ama çok önemli ipuçları verilmiş. Zeynep Abla, yine neşeyle, yine eli kolu birbirinden renkli paketlerle girer odaya. Bir çocuk dışında, diğerleri heyecanla karşılar onu. O çocuk bir türlü görmek istemez bu renkleri. Ama Zeynep bir şekilde onun da yüzünü güldürmeyi başarır. Nasıl mı? Onu da Zeynep fısıldasın çocukların kulağına. “Çocuklar hasta olmasa” diyoruz fakat dileğimiz ne ki olmuyor işte, içimizden geçirdiğimiz her şey gerçekleşmiyor. Ama onların yüzüne birer gülücük kondurmak mümkün. Aytül Akal ve Mavisel Yener gibi… Birbirinden canlı resimler Saadet Ceylan’ın renklerini taşımış, tasarımını Ayla Çınaroğlu’nun yaptığı kitabın danışmanları da Özlem Arman (mutlu Olalım Proje Başkanı), Dt. Yasemin Avanoğlu, Ayşen Özenç (Pedagog) ve Selina Başaran. Kitap Mutlu Olalım Derneği’nin proje kitabı olduğu için satılmıyor.
Mavisel Yener ‘Hastanede Şenlik Var kitabının, 'Onkoloji kliniğinde yatan çocuklar ve aileleri için hazırlanmış bir umut kitabıdır’ diyerek konuşmasına şöyle devam etti:
“Pek çok sivil toplum kuruluşuna destek vermeyi bir yazarın görevi sayar, elimden geldiğince bunu gerçekleştirmeye çalışırım. Hastanede Şenlik Var, onkoloji kliniğinde yatan çocuklar ve aileleri için hazırlanmış bir umut kitabıdır. Edebiyatçı olarak yapabileceğimiz tek şey, edebiyatın iyileştirici gücünü onlara sunabilmekti. Mutlu Olalım Proje Başkanı Özlem Arman'dan böyle bir teklif gelince kabul ettik ve 2014'de kitabın ilk baskısı yapıldı. Her ne kadar diş hekimi olsam da yine de danışmanlarımıza metnin son halini gösterdik, tıbbi ve pedagojik olarak her şey yerli yerinde olsun istedik. Biz de dahil, ressamından tasarımcısına kadar herkes gönüllü çalıştı. Kitabı yazmak yetmiyor, basılıp dağıtılması aşaması da çok önemli, bu ayakta Özlem Arman sponsor bağlantılarını yaptı; hastanelerdeki dağıtımı organize etti. İkinci baskının Malatya'da İnönü Üniversitesinde yapılacağını öğrenince çok mutlu olduk. Prof. Dr. Sayın Cengiz Yakıncı ve ekibinin duyarlı ve hızlı çalışmasıyla kitap basıldı. Malatya'daki dağıtımı onlar üstlenecek. Baskı ve dağıtım için sponsor kurumlar bulunduğu sürece biz kitabı herhangi bir karşılık beklemeden vermeye hazırız. Yeter ki çocuklara ve ailelere dokunup onları mutlu edebilelim."
Aytül Akal ise; “ Proje bana Mavisel Yener tarafından getirildiğinde, bu çalışmanın büyük bir sorumluluk olduğunun farkındaydım. Sivil toplum kuruluşlarıyla yıllardır çok yakın çalışmalar içinde bulunup katkılar veren Mavisel Yener’in projedeki varlığı bana yol gösterdi. Ben de Hani Her Şey Oyundu, Yol Boyunca Renkler gibi birçok farklı sosyal projeler geliştirip gerçekleştirmiştim ama Mutlu Olalım Projesi hepsinden çok özeldi. Yalnızca çocuklar için olmakla kalmayıp, onkoloji servislerinde hayata tutunmaya çalışan lösemili çocuklara seslenecekti. Büyük özveriyle, çok titiz bir çalışma yaptık. İşinin ehli bir ekip çalışmasıyla, çocuklara bu zor zamanlarında güç vereceğini umduğumuz bir kitap çıktı ortaya. Kitabın ilk baskısı, kızı lösemi tedavisi gören bir hayırsever tarafından yapılmıştı. İkinci baskıyı üstlenen İnönü Üniversitesi Onkoloji Servisi’ne, Sayın Prof. Cengiz Yakıncı ve ekibine teşekkür ederim. Mutlu Olalım, evet ama, ancak ‘Mutlu Edersek’ mutlu olabileceğimizi de bilelim” şeklinde konuştu.

KAYNAK: Sevil Adıgüzelman/Malatyatekhaber.com, 10 Ocak 2019 - Perşembe 21:20

18 Aralık 2018 Salı

Korkuyordum Aşkımla Sınanmaktan


Korkuyordum Aşkımla Sınanmaktan


Affedersiniz efendim, bir dakikanızı bahşeder misiniz bana? Normalde bu tür şeyleri konuşmam ama diyeceklerim çok önemli... Açıkça konuşacağım, beni hoşgörün... Uygunsa yanınıza oturmak istiyorum. Müsaade var mı?
“Elbette ki” dediğini duyar gibi oldum. Sesi kısıktı ama gözleri her şeyi anlatıyordu...
Bilmiyordu ki şimdi ne kadar çok istiyorum başımı omzuna yaslanmayı. Bak işte, dayanamayıp başımı omzuna yaklaştırdım. O da biliyordu kendisine karşı olan hislerimi. Kulağına eğilip kısık bir sesle şöyle demek geçti içimden.
Yok, yok söyleyemem, yapamam bunu...
“Söz veriyorum, tek ses bile çıkarmayacağım, sadece nefesinizi hissetmek istiyorum” demek geçiyordu içimden, söyleyemedim. Bunu söylersem mutsuz mu olacaktım? Elbette ki hayır… Peki, gerekçem ne idi?
Dayanamadım ve söyledim içimden geçenleri. İçimde ona karşı beslediğim aşkı, sevgiyi saklayamadım. Gözlerine bakarak, “Bu hayatı seninle yaşamak istiyorum” dedim, gülümsedi.
“Gülmeyin lütfen, bu isteğimi dile getirmek aylar aldı” dedim. Dünyayla alay edercesine bir kahkaha attı. Bu gülüşü ömre bedeldi. Kolay değildir onu mutlu etmek. Sahiden şu an ne hissediyor dersiniz?
Ve ellerimi ellerine kavuşturdu. Sıcacık elleri vardı, benim ise buz gibi. Benim ellerimin soğuk olmasının nedenini Aralık ayında doğmuş olmama bağlardı hep…
Korkuyordum aşkımla sınanmaktan...
“Parfümünüz sizinle bütünleşmiş sanki” dedi.
Biraz tanımayı denese, her şey farklı olacaktı.
“Elbette ki olur, tanımak isterim” dedi. Benimle mutluydu demek ki…
Velhasıl zaman su misali geçti. Haftalar, ayları kovalamaya devam etti.
Şimdilerde hem sohbet etmeyi hem de kahvemizi yudumlamadığımız günleri düşünüyorum. Onun yanında dudaklarım yine kahve sıcağı misali...
Ellerim üşüyor ama o varken hissetmiyorum bile. Bu ayazlı gecelerde kalbine kaçasım var. Müsaade eder mi acaba? Eskisi gibi mesken kurayım kalbinin sol yanına. Lanet olası ellerim yüreğini yokluyor yine...
Neler yapıyorum ben Allah’ım! Ben bu kadar rahat hareket edemezdim. Varlığından çekiniyorum, yokluğunu ise düşünmek bile istemiyorum. Yaşayacağım en büyük acı onu kaybetmek. Onsuz eksik kalıyorum. Ürkek bir ceylan misali yaşarım şu garip hayatı... Onu düşünürken bile utanırım. Çok fazla konuşmamamızın nedeni işte bu… Gözlerine bakarak hayaller kurmak istiyorum. Başımı omzuna yaslayıp mutluluğu tatmak istiyorum.
Onu tanımadan önce koca bir yıkıntıdan çıktım. Bir türkü duysam gözümden süzülen yaşlara çare aramadım. Kimseyi yanımda istemedim. Bencil falan olduğumdan, tek neden derdimle dertlenmesinler...
Geceyi bölen sesi uzaklardan gelir ansızın. Yüreğimin en ücra köşesine mıhlanır. Görmemiştim yüzünü, gözlerinin rengini. Bir ses, bir yazı uzağındayım sadece. Hasreti bitmesin, hep sürsün diye aramıyorum onu. Ama şu belli ki sesini duyunca ruhum dinleniyor.
Üşüyorum bu kışta kıyamette. Sevdalanmış, ruhum uçsuz bucaksız maviliklere süzülüyor. Ona gitmek istiyorum. Bileklerime kelepçe vurulmuş tutsağıyım sanki. Dışarıda dans edercesine yağan karın altında yürümek istiyorum. Islak saçlarının kokusunu merak ediyorum. Kokunu içime her çektiğimde çaresiz kalmak istiyorum. Adını sayıkladığım her geceye dem vurmak geliyor içimden. Kimsem yok ki boynum büküp yanına yanında oturayım, derdimi paylaşayım. Yalnız sen mi mutsuzsun, ben senden de derbederim. Gönlüm sensiz ne dertli ne de bahtiyar.


28 Ekim 2018 Pazar

“Arguvan'a Sığmıyorsun”


“Arguvan'a Sığmıyorsun”

Mahir Yılmaz Adıgüzelman anısına...

2014 yılı, 29 Ekim Çarşamba…
O günü çok iyi anımsıyorum. Cumhuriyet Bayramını kutlamıştık. Çok mutluydum. Türküler mırıldanarak yemek yapıyordum. Hava kararmak üzereydi biraz da rüzgâr vardı…
Hayatımda en çaresiz kaldığım günlerden birini yaşacağımı çok geç anladım, duygularıma, düşüncelerime kara bir perdenin ineceğini düşünemedim. Ne olmuş ki diyeceksiniz belki. Yüreğim dayanmaz belki ama kalemimin döndüğü kadar anlatayım.
Amcamın oğlu Mahir Yılmaz Adıgüzelman hayatını kaybetmişti…
Ne zaman ismini tam yazsam aklıma ilkokul hocasının yaptığı espri gelir. Deftere isimlerini yazmalarını isteyen öğretmeni Mahir'in defterine bakınca “Sen Arguvan'a sığmıyorsun, adın da deftere sığmamış” demişti. Şimdi o kara toprağa nasıl sığdı dersiniz? Odasının kapısı kilitli... Kim ya da neler ölümüne sebep oldu, hiçbir şey bilmiyorduk. Sanırsın sır oldu, sanki hiç yaşamamış…
Olay nasıl mı olmuştu?
Mahir, okuldan gelir ve nedendir bilinmez, iki kilometre kadar etrafına bile bakmadan Maman deresinden öte tarafına koşarak gider. Yaklaşık yarım saat sonra tekrar köye döner. Koşarken gözü kimseyi görmez. Deyim yerindeyse aklını yitirmiş, bir bilinmeze doğru yola çıkmıştır sanki. Yolda önüne geçip şakalaşmak isteyenleri, niye koşuyorsun diyenleri hiç duymamış bile. Yanaklarından süzülen gözyaşları ile evin yolunu tutmuş. Odasına girmiş ve bir daha oradan çıkmamış. O sırada biz evde akşam yemeği hazırlıyorduk, bir çığlıktır duydum, gerisini hatırlamak bile istemiyorum.
Kim bile bilirdi ki birazdan kapınızın önünde matem havası esecek.
Hatırladığım kadarıyla kime ne oldu? Olay nedir? Bilmeden ayakkabılarımızı bile giyinmeden koşarak üst kata çıktığımızı anımsayabiliyorum. Kimse dur demeyince seslenir geldiği amcamların evde Mahir'in odasında buldum kendimi. Keşke görmeseydim. Bizden sonra gelenlere, “Boş verin, görmeyin eski haliyle hatırlayın” dediklerini hatırlıyorum. Keşke ben de eski haliyle yâd edebilseydim.
Saat 19.15 gibi olaya tanık olduk. O saatten sonra ne yemek ne de su…
Olayın üzerinden geçen yarım saatte yüzlerce insanın etrafımızı sardığını biliyorum. Her sorana olayı anlattık, kimse Mahir'i kaybetmiş olmamıza inanmıyordu. Daha küçüktü nasıl olurdu ki böyle bir şey...
Gece çabucak tükendi. Sabah olmuş binlerce insan köye akın etmişti. Tanıdığımız tanımadığımız binler vardı. Kimse teselli adına bir tek kelime edemiyordu. İnsanlar gözlerimizin içine bakıp kendi aralarında konuşuyorlardı. Çaresizlik bu olsa gerek.
Güneş batmak üzereydi ki bir ses duydum. Yüzüne baktığım herkesin yanaklarından sayısız gözyaşı süzülüyordu. Cenaze arabasını görmüşlerdi. Evin önümde kalakaldım. Cesaret edemedim araca yaklaşmaya, sadece sesiz sakin yürüdüm.
Defin için gittiğimiz bahçede iğne atsan yere düşmeyecek kadar mahşeri bir kalabalık vardı. Çıkışta başsağlığı dileyenlerin iki kelimeyi bir araya getiremediklerini hatırlıyorum. Çoğunluk dayanamayıp çekip gitti ama biz acımızla baş başa kaldık. Ne kimse yemek yiyordu ne de su içiyorlardı. Evimiz yıkılmış kim yemeği düşünür ki?
Saat oldukça ilerlemişti. Eskiden gelen bir gelenek gereği helva yapılacakmış. O gün bu gündür ne zaman helva görsem gözyaşlarımı tutamam. O akşam zorla yemiştim.
Ve bir rivayettir o gece eve bir kelebek geldi. Anlattıklarına göre birçok anlamı varmış. Güzel bir kelebekti, bir hafta boyunca pencerede kaldı. Her geçen gün o da bizimle beraber tükendi. Belki gözünden bir damla yaş dökülmedi ama bedeni gözlerimin önünde eridi. Her gün yanına gittim. Dertleştim, sanki beni anlıyordu. Ağlamaya başlayınca kımıldanıyordu. Herhalde ağlamamak mı istiyordu. Son günlerinde onu görmek istemediğimden nerede ne yapıyor merak etmiyordum. Bir acıya daha dayanamazdım. Benim ona olan acım azalmıyor çünkü ben sevgimi belli edebilen biri değilim. Onca ay kendi kendimi tükettim...
Bir zaman sonra insanların keyfine düştüğüne görünce her şeyi unutuyorsun. Biri çayımı getir, biri diğer öğüne ne var derdine düşünce içimdeki acı amanlar ile figana çıkıyor...
Günler, aylar birbirini kovaladı ama olayın nedeni çözülmedi. Tek anladığım artık Mahir'in bizimle beraber olmadığı. İçimde bir yıkıntı olarak kaldı. Mantığımı kullanarak ne ileri gidebildim ne de geri. Kader işte...
Unuttuk mu?
Hayır...
Unutacak mıyız?
Hayır...

10 Ekim 2018 Çarşamba

Seni Seven Öldü



Seni Seven Öldü

"Şafak söktü, Suna’m yine uyanmaz
Hasret çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım Suna’m sesim duyulmaz
Uyan Suna’m uyan, derin uykudan

Nice diyar gezdim gözlerin için
Niye kızdın bana el sözü için
Dilerim Allah’tan sızlasın için
Uyan Suna’m uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halimden
Uyan Suna’m, derin uykudan…”

Malatyalı Fahri Kayhan'ın yüreğimden dökülen bu türkünün hikâyesini herkes okumalı. Okumalı ki ölümüne sevmek nedir anlayabilsinler…
Benim de gönlümün yası bitmiyor şu günlerde. Eylül ayının bana bu kadar kötü geleceğini tahmin edememiştim. Yasım bitmeyecek nefes aldığım her saniye paramparça olsam da onun için gözyaşı dökeceğim. Herkes gördü ki onsuz ölmekten beter oldum. Onu, görmek ümidiyle sağımdan solumdan geçen herkese baktım. Kimse onun gibi değil. Kimse onun gibi yürümüyor, kimse onun gibi içten gülmüyor...
Geçtiğimiz yollardan yürüdüm. Oturduğumuz yerlere baktım ama sana rastlayamadım. Kokunu bile hissedemedim. Yüreğime bir ok saplanmışta nefes aldıkça daha da canım yanıyor sanki. Bir gün gözlerim görmese, kulağım duymasa da ben kokunla bile tanırım seni...
Elinin fırça ve kalem tutuşunu biliyorum. Hani diyordun ya; 'Sen de hiçbir şeyi unutmuyorsun' diye. Unutamadığım ve senin beğenmediğin her şeyi başına kalktığımı söylerdin. Belki bahsettiğim şeyi sen çoktan unutmuş oluyordun. Ama ben seni yaşıyorum ya ondan dolayı unutamıyorum işte. Ne kadar yıkılmış olsam da seni yaşamaya devam edeceğim. İnsan sevdiği kişiyle geçen anlarını unutamaz ki zaten sevmiştir bir kez. Kim ne derse desin onu her haliyle kabullenmiştim. Seninle tanıştığım o günden itibaren yedi ayın tamamını sana bir bir anlatabilirim. Böyle dediğimde gözlerime mühürlenmeni hiçbir zaman unutamıyorum.
Çünkü kadın gözüyle, gönlüyle, kelimeleriyle sevmesini bilir. Sadece ilgi ister. Açmamış bir gonca gibi misali. Sevdiğinin etrafında mutluluğundan dört köşe olur.
Çünkü benim yârimin kaşları yay, kirpiği ok. Tanıdığım çoğu insandan farklı. Ben onun için yaşıyorum. Hani kader diye bir şey varmış ya yaşayıp göreceğiz. Yıl,  ay, hafta, gün, mevsim, saat, dakika, saniye, hepsi yerini değiştirse, yine de seninle olduğum hiçbir hatırayı yüreğimden söküp atamam. İyi veya kötü... Kaderimsin sen... Bazen saman alevi gibi olsak da yaşanmaya değer anılar biriktirdiğimizi sonradan farkına vardık. Yaşanılan, konuşulan ve planlanan her şeyi belki bir hiç uğruna silmeyi göze alamadık. Ya şu günlerde olanlara ne demeli... Sevdiğimin yıllar sonra üzülmesine, pişmanlık yaşamasına dayanamazdım. Ardına bakmadan çekip gitmesine izin veremezdim.
Hayatım ne kadar karışık olursa olsun, biliyorum ki seninle her şey düzelecek... Düzeldi de... Düzelmeye de devam edecek.
Biz farklılaştıkça hayat bizi birimizden koparmak için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı. Kopmak ve ayrılmak yerine inadına bir bütün olup birbirimizi yaşamayı seçmedikçe göz önünde ezileceğimizi bilerek hareket ettik.
O Alevi, ben Sünni, diğeri Kürt diye ayrımcılığa gittikçe tutunduğumuz ip inceldiği yerden kopacaktı elbette. O andan sonra toparlanmaya çalışsak da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ama eminim ki bir gün yine seni bıraktığım andan itibaren sevmeye devam edeceğim. Belki bir gün sensizliğe dayanamaz ve bu hayattan çekip gitmem gerekirse emin ol ki sensizlikten yorulmuşumdur. Ömrümün sonuna kadar sol yanında olacağım. Boynuma taktığın kolyeye 'sımsıkı sarıl o seni koruyacaktır' dedin ya giderken; sahiden de sen gibi koruyor beni.
Ben yokken sakın ağlama zülfü siyahım ben seni her zaman bekleyeceğim.
Seviliyorsun...

9 Eylül 2018 Pazar

Aşkım Sonsuz












AŞKIM SONSUZ


Bugün bana dokunmayın 
Benim benden haberim yok
Tutmuyor elim ayağım
Benim benden haberim yok

Harmanımı yeller aldı
Bostanımı seller aldı
Bir yar sevdim eller aldı
Benim benden haberim yok

Harmanımı yele verdim
Bostanımı sele verdim
Bir yar sevdim ele verdim
Benim benden haberim yok


Birkaç dörtlüğü daha olan, ne zamandır dinlemediğim bir türküydü. Bir hevesle dam başına çıkıp bir iki kez dinledim.
Türküde söz edildiği gibi yârimi ele vermemiştim ama son dize beni anlatıyordu.
"Benim benden haberim yok" 

Türkü ziyafetim bitince eve geçtiğinde saat 21. 34 olmuştu.
Malatya'dan oldukça uzakta olan sevdiğim bir hocamdan mesaj gelmişti. Çok geç gördüğüm mesajda şunları yazmıştı.
"Nasılsın sevdiğim güzel insan?
Özledim yazılarını...”
Saat 22: 02'da tekrar mesaj atmıştı.
"Cevap gelmediyse uzaktasın!
Uyuyorsun belki de...
Umarım bir münasebetsizlik etmedim...
İyi geceler…"
Gerçekten de uzun süredir yazmıyordum. Birazcık düşüncelerimi saklamak en iyisi diye düşünmeme karşın, yazmayacağımı da kimseye söylememiştim. Herkes 'neden yazmıyorsun' diye soracaktı elbette.
Artık tükendiğimi düşünüyordum. Lakin yazılarımı okumak isteyen birileri varmış...
Hocamı kıracak değilim...
O an ilham gelmişti zaten, başladım yazmaya...
"Beni mutlu etmek zormuş.
Sevmekte bana göre değilmiş…"
Bakalım gerçekten öyle mi?
Biri var ki gözleri ömre bedel...
Attığım her adımda, karşıma çıkan her kişide, baş harfinin geçtiği her isimde, baktığım her gözde onu aramaya yüreğim dayanmaz.
Ondan uzak kalmak, ölmek gibi bir şey, lakin bu aşkta kimse ölmeyecek. Onu düşünerek yaşamak yüreğime bir sonsuzluk sunuyor. Her doğal seste sesini, her elimi tutanda ellerini, her gözlerime bakanda gözlerini, her cümlede fikirlerini aradıkça daha da özlüyorum. Özledikçe amansız bir hastalığın peçesinde imiş gibi daha çok bağlanıyorum. Her gün öldüm desem de ölmeyecekmiş gibi seviyorum. Her yol, her sokak, her cadde ona ulaşmak adına tükeniyor adımlarımla…
Her gece onun kokusunu anımsayıp yataktan fırlamak kadar ne acıtır ki insanın canını? Herkes, “unutmayı dene” diyecek ama hangi kalple, hangi ruhla yapabilirim ki bunu? Ben sadece onunla bir bütünüm…
Sevdiğini unutmak hiç kolay olur mu?
Kalbini avuçlarıma alıp ölene kadar hatta son nefesime kadar ona bakmak isterdim. Çünkü gerçekten çok seviyorum...
Ne olursa olsun, her esmerde, her şiveli konuşanda, seviyorum diyecek onlarca kişide onu aramayacağım. Zaten kalbimdeki boşluğu kimse dolduramaz...
Belki bir gün gücüm tükenecek, belki o an yanımda olmayacak, ama son nefesimde bile ne kadar sevdiğimi bilen bir sürü insan bırakacağım ardımda. Gücümü tüketiyor, olanlara artık göğüs geremiyorum. Şimdilerde hiç yıpranmadığım kadar yıprandım. Kendimi tüketirken onu da tüketmek istemiyorum.
İçim içimi kemiriyor. Bir mum misali karşısında eriyorum. Sanırım farkında değil! Kendimden bile habersiz yok olup gidiyorum. İkimizin de paramparça olacağı günler çok yakın. Ama ‘her şeyin ilacı zaman' diyeceksin... Haklısın zaman...
Unutmayacağım şeyler yaşadım, çok sevdim, çok şey öğrendim, öğrenmeye de devam ediyorum.
İyi ki onu tanıdım, iyi ki hayatımda, iyi ki en zor zamanlarımda karşıma çıkıp beni o zor durumun içinden çekip çıkardı. Hakkını hiçbir şekilde ödeyemem...
İnsan, sevgilisini deneyerek unutamaz ki...
Bilsem ki sana olan sevgim bugün bitecek yine senin için yaşayacağım, yine sana sadık kalacağım.
Bu yolda daha biriktirecek çok hatıramız olacak, belki çekilecek acılarımız, uğruna dökecek gözyaşımız... İleride benimle veya bensiz hayatına devam edecek. Belki hayatında başkası olacak. Ben her zaman onun için en iyisini isteyeceğim. Hep dua edeceğim.
“Mutlu olmanla bile mutlu olacağım ama benim gibi seveni zor bulursun” diyeceğim.

2 Ağustos 2018 Perşembe

“Her Arguvanlı Nazım Hikmet, Âşık Veysel ve Mustafa Kemal Atatürk’tür”

“Her Arguvanlı Nazım Hikmet, Âşık Veysel ve Mustafa Kemal Atatürk’tür”

Sevil ADIGÜZELMAN

13. Uluslararası Arguvan Türkü Festivali sona erdi. Ama yankıları devam ediyor. Geçen sene binler katılırken, bu yıl on binleri ağırladı. Türkü Diyarı Arguvan. Kendimi bildim bileli her yıl Arguvan Türkü Festivaline katılıyorum. İlk zamanlar yankıları küçük çaplı olsa da her yıl daha da güçlenerek yüreklere kazındı festivalimiz. Bu yılda festivalin gelmesini iple çekiyordum. Naçizane görüşüm, benim için fevkalade bir festivaldi. Emeği geçen herkese teşekkürler. 13. Uluslararası Arguvan Türkü Festivali diğerlerinden oldukça farklı ve güzeldi. Peki, bu güzellik nelerden kaynaklanmaktaydı. Kulak misafiri olduğum konuşmalara göre haritanın batısından doğusundan, kuzeyinden güneyinden onlarca türkü severi ağırlamışız. Kimi festival nedeniyle ilk kez Arguvan’a gelmiş, kimi sevdiği sanatçı uğruna düşmüş yollara. Bana, ‘Arguvan’ın nesi meşhur ki bu kadar seviyorsun?’ diyorlardı, daha önceden söylediğim gibi, “Bir ana caddesi bir de türkülerimiz var” diyordum. “Bu kadar mı?” diye gülüyorlardı. Keşke bizim bu kurak topraklardan çağlayan sular aksa, denizimiz olsa, tarihi birçok mekânımız olsa diye kendi kendime yakınırdım. Ben her zaman memleketimi soranlara gelip görmeden Arguvan’ı anlamazsınız demekten vazgeçmeyeceğim. Arguvanlı yiğit olur mert olur. Bizim buralarda misafir çok sevilir. Tanımasan bile kapısını çaldığın her kapı açılır, ayaküstü de olsa bir tas soğuk su ya da ayran verilmeden kimse yolcu edilmez. Şirin ilçemize gelen canların başımızın üstünde her zaman yerleri vardır. Bize dar olan Nazım Hikmet Meydanı festival boyunca on binleri ağırladı. Sağımda, solumda onlarca Alevi, Sünni, Kürt ve Türk vardı. Beraber türküler söyledik, yeri geldi ayağa kalkıp kol kola girdik deyişlere eşlik ettik, halay çektik… 

Arguvan küçük ama insanlarının yüreği gerçekten büyük... 

Vakıf Başkanımız Hasan Aydın konuşmasında, “Arguvanlılar bedene değil, sevgiye âşıktır demişti”. Evet, sahiden öyle… Bir Arguvanlı Cumhuriyet çocuğu olarak şunu öğrendim. Bu nankör hayatta kendimizi kimseye ezdirmemeliyiz. Bir gider bin geliriz. Bileklerimize kelepçe vurulsa, yolumuza taşta konulsa, düşüncelerimiz demir parmaklıklar ardına da hapsedilse, yerlerde sürüklensek de, inancımızı serbestçe yaşayamazsak da, konuşmalarımıza engelde olsalar bizim yolumuzda erkânımızda bellidir. Demokrasiden, cumhuriyetten vazgeçmek bize yakışmaz. Sadece şunu diyebilirim iyi ki Arguvanlıyım...
Festivale; CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi, Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi, Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızıldaş, CHP İl Başkanı Enver Kiraz, Boru Başkanı Enver Han, Battalgazi Belediye Başkanı Selahattin Gürkan, İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Kızılay, Hekimhan Belediye Başkanı Aliseydi Millioğulları, Arguvan Vakfı Başkanı Hasan Aydın, Kültür ve Turizm Müdürü Ali Cengiz, Arguvanlı İşadamları ve türkü sever binlerce insan katıldı. Festival program akışına göre; Dinleti- Murat Eren, Belgesel Gösterimi “Olağan Haller” Özgür Fındık Belgeseli, Köy Gezisi- Birik Köyü Kahvaltısı, Panel “Kadın ve Toplum” Moderatör Sevil Aslan, konuşmacılar Mukaddes Erdoğdu Çelik, İlknur Kaya Bahadır… 28 Temmuz 2018 Cumartesi günü akşam sahne alanlar; Belkıs Akkale, Cemal Öztaş, Gülseven Medar, İhsan Güvercin, Veka Aler, Arslan Hazreti, Abdullah Demir birbirinden değerli türküleriyle yorgun yüreklerimize dokundular. 29 Temmuz 2018 Pazar günü ise; Panel “İnsan Hakları ve Demokrasi” Moderatör Gül Ertunan Karaaslan, konuşmacılar İsmail Beşikçi, Güven Gürkan Öztan. Akşam sahne alan sanatçılar; Selçuk Balcı, Mervan Tan (Agire Jiyan), Sinem Önel, Eymen, Gülten Benek, Arguvan Belediyesi Halk Müziği Korosu... Kültür- Sanat programları çerçevesinde Arguvan Belediyesi Turnam İlgezdi Kültür Kompleksi ve Hüseyin Suna tarafından yapılan Nazım Hikmet Heykeli açılışı yapıldı. Zeynep-Hasan Aksoy’un resim ve karikatür sergisi, Gürsel Gökçe tarafından “Sönmeyen Işık Uğur Mumcu” fotoğraf sergisi gezildi. Festival boyunca birçok kişi konuşma yaptı. Kısa kısa tuttuğum notları sizlerle paylamak isterim Arguvan’ı daha iyi anlayabilmek ve benimsemek adına… Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızıldaş; “Kardeşlik ve sevda türkülerinin seslendirildiği Nazım Hikmet Meydanında Nazım Hikmet heykelini yapan Hüseyin Suna’ya teşekkür etti. Bu güzel günde bizleri yalnız bırakmadığınız için tüm katılımcılara teşekkürlerini iletti. Konuşmasını Nazım Hikmet’in şu sözüyle bitirdi. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…” Belkıs Akkale ise, “Bizler türküleri aslına uygun söylemeyi sizlerden öğrendik. Değerli ozanlarımıza Allahtan rahmet diliyorum bizlere bıraktıkları değerler devam ediyor bizden sonraki sanatçılarımız da bu eserleri okuyacaklar. Bu süreç sonsuza kadar devam edecek. Asılsalar da, kesilseler de, yıkılsalar da, eserleri daima dillerde olacak. Ne mutlu onlara…
Veli Ağbaba, “Kayısı denince Malatya, türkü denince Arguvan akla gelir. Arguvan sadece türkülerin başkenti değil, sözüyle Âşık Veysel’dir. Bizler Arguvan kimliğinin nasıl bir değer olduğunu biliyoruz. Bakmayın siz Arguvan’ın çorak topraklarına, bu topraklarda umut, kardeşlik, barış yeşeriyor. Türküler Anadolu’nun tarihidir, edebiyatıdır, siyasetidir. Acıları, yokluğu, aynı zamanda umutları dile getirir. Bu kıraç toprakların türküsü nice yiğitler mesken, nice davalara bekçi, nice acılara merhem olmuştur. Kimliğiyle, kültürüyle, tarihiye, insanıyla, türküsüyle başlı başına bir değer olan Arguvan savaşa karşı barışın, nefrete karşı hoşgörünün, düşmanlığa karşı kardeşliğin sesidir. Arguvan Âşık Veysel, Arguvan Nazım Hikmet’tir. Arguvan direnişiyle gezi’dir. Arguvan isyanıyla Ruhi Su’dur, Muhlis Akarsu’dur. Arguvan topraklarında etnik kimliğinden mezhebinden dolayı kimse ötekileştirilemez. Narmikan Mahallesi ne ise Kızık’ta o dur. Türk ne ise Kürt odur. Alevi ne ise Sünni odur. Ayrımcılık yapılmaz.
Bugünlerde geçmişte olmadığı kadar daha çok umutsuzluğa kapıldık. Geleceğe daha az inançla bakabiliyoruz. Ancak, hangi siyasi görüşten olursa olsun, demokrasi, barış, insan hakları, özgürlük, laiklik ve cumhuriyeti savunan insanların umutsuzluğa kapılmaya hakkı yoktur. Bugüne değil tarihe karşı sorumluluğumuz var. Umudu hâkim kılacağız. Direnç, umut ve başkaldırı olduğu için; ‘Sizde şah diyeni öldürürlerse, açılın kapılar Şah’a gidelim’ diyerek darağacına giden Pir Sultan Abdal olduk. ‘Yaşasın hakların bağımsızlığı ve kardeşliği’, ‘Yaşasın tam bağımsız Türkiye’ diyerek idam sehpasını tekmeleyen Deniz Gezmiş ve arkadaşları olduk. Sarayında teslim bayrağını çekenlere, manda isteyenlere inat, Anadolu’nun yetiştirdiği en büyük Mustafa Kemal Atatürk olduk. Bu topraklarda kimseden alacağımız ders yok. Bu topraklar kim olursan ol yine de gel diyen Hz. Mevlana olduk. Bir kucağında aslanı bir kucağında ceylanı olan Hacı Bektaş-ı Veli olduk. Bizler bu topraklardan nefreti söküp atacağız. Bu ülkede korku ve baskı politikalarına karşı sonuna kadar mücadele edeceğiz. Boyun eğmeyeceğiz, hak ihlaline karşı her zaman olduğu gibi mazlumun yanında zalimin karşısında duracağız. Bu topraklara Hacı Bektaşlar, Yunus Emreler, Ahmet Yeseviler’in ektiği kardeşlik tohumunu yeşertmeye devam edeceğiz”