8 Mart 2018 Perşembe

Anaların Gülüşlerini Görmeyi Çok İstedim

Anaların Gülüşlerini Görmeyi Çok İstedim

Sevil ADIGÜZELMAN

Arguvan Belediyesinin ‘8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ dolayısıyla düzenlemiş olduğu ve 2-4 Mart 2018 günlerinde gerçekleştirilen Nevşehir ve Hacı Bektaş Veli Türbesi gezisine 39 emekçi kadınla birlikte ben de katılma fırsatı buldum. Belki de senelerce yüzleri gülmemiş olan anaların gülüşlerini görmeyi çok istedim. Gezi boyunca bolca gözlem yaptım, fotoğraf çektim, ister istemez sohbetlere kulak misafiri oldum. Her biri farklı hayatların içinden süzülüp gelmişler bugünlere. Çoğu Malatya dışına hiç çıkmamış bile… 

'Yerin kulağı var mıdır?' Bence vardır. Sizce? Şu ölümlü dedikleri yer var ya; siz siz olun ne suya, ne toprağa, ne ağaca, ne de dost bildiğiniz kişiye sırrınızı fısıldamayın; gün gelir, devran döner, sırrınız herkese yayılır. Sırrınızı bu saydıklarımdan birine bile sesli söylersek artık onu paylaşmış olursunuz, dikkat edin...

Ürgüp

Ürgüp'ü ben ne kadar anlatsam da görmediğiniz müddetçe çoğu şey eksik kalacak. Ama kısaca size bir şeyler fısıldaya bilirim…
Ürgüp’te ilk dikkatimi çeken şey kocaman binaların olmayışı… Her ev iki ya da en fazla üç katlı, belediyenin şartları gereği her ev de aynı taş çeşidi ile yapılmış. Tasarımlar da birbirinden çok farklı değil. Renk tonlarında farklık görünse de mekânlarda kahverengi ve sarının tonlarından göz alıcı cümbüş hâkimdi. Şehir daha çok sol tarafta konumlanmış, eski yerleşim yeri ise daha yükseklerdeydi. Peki, orada yaşayan yok mu? Elbette ki vardı ve doğal yaşam onlara armağan edilmişti.

Göreme

Kapadokya Üçhisar, biliyor musunuz orada sabahın erken saatlerinde balonlar ayaklarınızın altında kalıyormuş ama biz gittiğimizde hava şartlarından dolayı balonlar havalanamamış. Derin dağlara bakınca bulutların arasında göz kırpan Erciyes’i tüm ihtişamıyla karlarla kaplı olmasına rağmen görebiliyordum. Öyle böyle değil, çok heybetliydi. Karşı tarafta ise Kızıl Vadi vardı. Bir köşeye otursan saatlerce bakmaya doyamazsın. Hemen yanında Güvercinlik’ten gelen patika yolun Göreme'ye ulaştığını gördüm.
Mola verildi... Söylentilere göre oranın sıcak şarap ve kahvesi meşhurdur. Kime göre neye göre diyeceksiniz ama yolunuz oralara düşerse denemek size kalmış. Mola bitti ve bir taşçıya geldik. Söylenenlere göre Kapadokya'da çok meşhur olan bu taşların yüzlerce çeşidi varmış. Her birinin de farklı bir özelliği varmış. Hastalığa, migrene, sıkıntıya, nazara iyi gelirmiş. Bu işin ehli olan satış yapan dayı anlatıma başladı, kadınlarımız da pür dikkat onu dinliyordu. Eşlerini de böyle dinlemişler miydi acaba?
Dayının dediğine kadar Kapadokya’da zaman üçer üçer akıyormuş. Yani hızlı… O aşağı yukarı yarım saat konuştu. Ama ben anlattıklarına ikna olmadım ve alışveriş yapmadım. Taşın faydasını görmek için, “Onun şifasına inanmak gerekiyormuş…” İnşallah alanların dertlerine derman olur. Kadınlar aldıkları takıları hemen taktılar söylediklerine göre baş ağrıları bitmiş, huzur bulmuşlar. Çok ilginç…
İhtişamı karşısında büyülendiğim peribacalarına bakıyordum. Biri çok farklıydı teras ve balkonu vardı. Bir de Türk bayrağı takılıydı balkonunda. Pencere kenarında oturan dayıyı fark ettim. İki üç kare fotoğraf ya çektim ya çekmedim dayı balkona çıkıverdi. El ederek gel deyince el emeği oyma merdivenlerden koşarak dayının yanına vardım. ‘Selamünaleyküm dayı’ dedim. Güldü ama neden güldüğünü anlamadım. ‘Aleykümselam’ dedi, ‘Nereden geldiniz?’ diye sordu. Arguvan dedim. Durakladı, demek ki bilmiyordu Türkü Diyarı Arguvan’ı… Malatya dediğim zaman başıyla onayladı. Ve başladık peribacasının içerisini gezmeye.
Her köşesinden tarih kokusu yayılıyordu. Bir iki dakika kadar etrafıma bakındım. Tüm eşyalar eskiydi, bir tane dikiş makinesi, çokça el dokuması halı ve kilim, duvarlara asılan süs çantaları, bilmem kaç bin tane nazar boncuğu. Nazarlıklar duvarlara o kadar yakışıyordu ki sarımtırak duvarlardan ve mavi boncukların ahenginden gözleri ayırmak oldukça zordu. Neden bu kadar nazar boncuğu vardı cevabını ben de bilmiyorum, sormayı da unuttum.
Celalettin Dayıdan peribacalarının geçmişinden birazcık bahsetmesini istedim. ‘Bizi anlatılanı anlatayım yeğenim dedi’. "Hem Eski Rumlar hem de Osmanlı Selçuklular buralarda yaşamış. O dönemde burası Üçhisar adını almış. Burası bir havza imiş, sular çekilince volkanik patlamalar sonucunda peribacaları ortaya çıkmış. İnsanlar bugüne kadar oralarda yaşamlarını sürdürmüşler. Dededen kalma bir yer burası. Haberleşme için mektup kuşuna özel bir de oda yer almakta. Teras bölmesinde eskiden kadınlar imece usulü kilim dokurlardı".
Dayı içeriye giren herkesten ücret alıyormuş, benden neden ücreti almadı. Gönül kapısını açmıştı demek ki… Gülen yüzün solmasın Celalettin dayı… Dekorasyon yapılmış ama bizdeki gibi değil eskiyi yok etmemişlerdi, dokulara zarar verilmeden korumuşlar her bir yeri. Ne mutlu değerlerimize sahip çıkanlara...
Gezmeye devam ederken yüzümü bir duman sıvazladı. Sağ yanıma dönünce yüzü kırış kırış olmuş bir dede gördüm. Gelen gidenin ayağının altında küçük bir soba kurmuş, ateşe kurumuş üzüm dalları atıyordu. Yanında oldukça bekledim, fotoğrafını çekmek istediğimi söyleyecektim, acaba kızar mıydı işinden alıkoydum diye? Ama şansımı denedim, teklifimi kabul etti. "Ben gariban biriyim, ne yapacaksın benim fotoğrafını kuzum?" dedi. İslenmiş yüzüne baktım, gözlerinin rengini görmekte zorlandım. “Öyle şey olur mu dede, baş tacısın” dedim. ‘Aman boş ver’ anlamında elini salladı. Fotoğrafını çektikçe bakışları derinleşti. Çekimim bitti, ‘Allah razı olsun yeğenim’ dedi. Yanından ayrıldım. 
Gezide anam da benimle beraberdi hem fotoğraf çektim hem ona göz kulak oldum. Ara sıra sipariş üzerine kadınlarında fotoğrafını çekiyordum. Ben çekim yaparım da Serdar Abi benim fotoğrafımı çekmez mi? Ava giden avlanır misali yakalanmıştım bile… Neyse ki ben fotoğraflarda hep güzel çıkıyorum.

Hacıbektaş

Birinci gün gezimiz böyle geçti. Sonrasını merak ediyor musunuz? Sırada Nevşehir’e bağlı Hacıbektaş ilçesinde Hacı Bektaş Veli türbesi var.
Hacı Bektaş Veli türbesi o kadar ihtişamlı bir mekân ki içeriye adım atar atmaz o büyülü atmosfere kapılıyorsunuz. Türbenin tanıtımı yapan bir dede karşıladı bizi. Zaman az olunca hemen gezmeye başladık. Önce Üçler Çeşmesinden bahsetti. Buz gibi suyu kadınlardan kimisi içti, kimisi yüzüme sürdü. Ve mırıldanmalar duydum kulak kabarttım, “Ya Ali sen yetiş” diyorlardı.
Dede çeşmeye yaklaştı ve üç ayrı yerden akan suyu işaret ederek onların, “Ya Allah Ya Muhammet Ya Ali” diye adlandırıldığını söyledi. Şaşırmıştım… Oradan ayrıldık. Beyaz, bir metrekare boyutunda bir mermer alan gösterdi bize, ilk başta neden orada beklediğimizi anlamadım. Oysaki orası mezarmış. Rivayete göre oradaki kişi, "Ben ölürsem benim mezarımı yol ağzına yapın, ben herkesi rahatsız ettim onlarda beni rahatsız etsinler” demiş. Nasıl bir hoşgörüdür bu? Arguvan'dan gelen 39 gönlü güzel kadından bir uğultu yükseldi. “Biz basmayız!” dediler ve tek sıra halinde geçmeyi tercih ettiler. Türbe içerisine geçerken, “Eşiklere basmayın” diye bir uyarı geldi. “Neden öyle dedi?” diye sordum ardımdaki teyzeye, “Uğursuzluk getirir” dedi. Ne kadar doğru bilmiyorum. Yaşlı genç demeden her biri uyarılara kulak vermişti ki herkes dikkatlice geçti eşiklerden.
Yapıların tarihi dokusu hala ilk günkü gibi korunmuş. Az ileride on iki büyükbaş hayvanın pişirildiği kocaman bir kazan Karakazan vardı. Desenleri tek tek işlenmiş emek verilmiş; bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum.
Başka bir rivayete göre; Hacı Bektaş Veli misafiri gelince ev sahibi olarak her zaman siyah postunu alıp kapının ağzına otururmuş. Misafir her zaman baş tacı imiş...
Dergâh içerisinde tavana baktığım zaman döşemelerin hepsinin dümdüz olduğunu fark ettik. Dede nedenini anlattı. O döşemelik odunlar ormandan kesilirken hep düz olsun denmiş, çünkü dergâhtan içeri eğri bir dal bile girmezmiş. Bir öğütle tanıtımı sonlandırdı,"Her gittiğin yerde dost bildiğinizin sofrasına oturmayın, her dostun yanına sık sık uğramayın muhabbetin olmaz.” Evet çok haklıydı, bu laf kulağınıza küpe olsun bence…
Nevşehir dönüşünden Arguvan'a gelene kadar Ulaş Başkan benim geziden hiçbir şey anlamadığımı, ancak fotoğraf çektiğimi iddia etti. Oysaki ben her güzel şeyi fotoğraf makinesinin ardında gördüm ve kaydettim. Dedelerle, ninelerle, peribacasının içerisinde yaşayan dayıyla birebir konuştum. Bitmemesini arzuladığımız Nevşehir ve Hacı Bektaş Veli Türbesi gezimizi iki gün boyunca dolu dolu geçti. Akşam on bir sıralarında Türkü Diyarı Arguvan sınırları içerisindeydik. Müzik, deyiş ve Şehriban ablanın söylediği Arguvan Türküleriyle yolculuğu sonlandırdık.
Belediyenin önünden bizi yolcu eden Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızıldaş dönüşte de yine ailemizle beraber bizi beklemişti. Biz de onu İzmir Marşı (Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa) eşliğinde alkışlarla karşıladık. Başkanımız kadınlarımızın gönüllerini fet etmişti. Araçtan inen teyzelerden biri başkanın elini tutmuş ve şöyle diyordu; "Ben 55 yaşıma kadar yaşamadığım çoğu şeyi iki günde yaşadım. Böyle bir geziye de ilk kez katıldım. Allah sizi başımızdan eksik etmesin.” Her bir kadın başkanın eline vardı. Ve sonrasında herkes evinin yolunu tuttu.
Bu mutluluk onlara kaç gün, kaç ay yetecekti? Belki de bir ömür boyu…
Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızıldaş, İlçe Başkanımız Ulaş Çopur, Kadın Kolları İlçe Başkanımız Zülal Aslantürk ve emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder