3 Mayıs 2018 Perşembe

Kader misin, Ecel misin?

Kader misin, Ecel misin?


Sevil ADIGÜZELMAN


"Sonra çıkıyorsun dışarı, bakıyorsun güneş hala tepede. Bir cigara yakıyorsun ve yıllardır kurduğun cümleyi bilmem kaçıncı kez kuruyorsun. Napalım, kısmet değilmiş..."

"27 Temmuz 2017"Uzun bir aradan sonra dün gece seni rüyamda gördüm. Ne güzel bir misafir idin sen haftalarca, aylarca kalsaydın keşke. Karanlığımı aydınlattın saat 23.58’i gösterdiğinde.
Rüyamda Sebahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna adlı kitabınından bir bölüm okuyordun. Akçadağ'da su sesinin hâkim olduğu Sultan Suyu Harasında yine o kitabı eline almış ve sayfaları karıştırmadan aradığını bu bölümü bulmuştun. Gözlerime bakarak, hafiften titrek sesinle okumaya başladın bu yazıyı. Unutmuş olamazsın. Unutamazsın zaten...
Tıpkı o günkü gibi gözlerim doldu, çaresizlik kol gezdi kalbimin etrafında. Düşünceler sardı vücudumu, evet anlıyorum biz ayrı dünyaların insanlarıydık.
Kitabı elime tutuşturup ben gitmeden tez vakitte oku dedin. Akşamın sırtından okuyup bitirdim. Ama ben de kitapla beraber bittim, sanki bizim için yazılmıştı.
Okuduktan sonra kimsenin eline vermedim kitabı, senin gözlerimin içine bakarak okuduğun o sayfada parmaklarının izi var. Sayfaların arasına kokun sinmiş, sanki yanımdasın...
Dert sarınca çürümeye yüz tutmuş bedenimi bir kadeh şarap yerine senin kokunu içime çekiyorum...
Güzel anlarımız geliyor gözümün önüne. Elim ayağım birbirine dolaşıyor. Dilimin ucunda kelime düğümleniyor. Kitaba her dokunduğumda gülümseyen yüzün film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden.
Yatağımdan fırladım dermansız adımlarımla çalışma masanına yöneldim. Zifiri karanlığı aydınlatmak için lavanta kokulu mavi mumu nefes nefese kalmış olmama rağmen yaktım. Titreyen elime sanki uçuk mavi tonlarınndaki kalemi zorla tutuşturdular. Kara ciltli defterimi kitaplığımdan aldım, sen gittikten bu yana elimi sürememiştim. Tozlu sayfalarına ilk defa dokundum. Gidişin gibi acı bir toz yüzümü sıvazladı. Gittiğin günün tarihini atmışım yazmaya başladığım sayfanın sol üst köşesine... Rüyamı kısaca yazdım ama en çok seni anlattım. Ümidim bitmemiş, hayalini kurduğumuz masmavi bir deniz ve yeşil gökyüzümüz vardı. Sen söylerdin bana gökyüzünün yeşil olduğunu…
Şimdi Izmir'i kuşbakışı izliyorsun seyir tepesinden. Gecenin bir yarısında bana şehrin ışıklarının birbiri ile yarışırken ki ihtişamını anlatırdın. Şimdi de oradasın o yüzden nerede ne yapmaktasın şu an sahiden merak etmiyorum...
Sensizliğe alışmak zor olsa da, aylar sonra farkına vardım ki sen olmadan da rüzgâr esiyor, yağmur yağıyor. Her şey aynı şekilde işte... Öyle bir çıkmaza sürüklendim ki bu gece beni sıcak ile soğuk, aşk ve nefret, özlem ile vurdumduymazlık aynı kefede...
Sen yanımda yokken de seni çok sevdim hakkını helal et. Özlemin belli belirsiz değil hep hatrımdasın.  Sen gelene kadar Leylan'nın Kays'i yaktığı gibi yanmaya devam edeceğim.
Ama sen de yanacaksın, benim nefesimi, sessiz kalışlarımı, ürkek kalbimin atışını, fedakârlığımı, kulağına mırıldandığım Arguvan Türküsünü özleyeceksin.
Hasretle Kal...

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Gıdalar ve Hastalıklar İlaçların Etkisini Değiştirebilir

Gıdalar ve Hastalıklar İlaçların Etkisini Değiştirebilir


Sevil ADIGÜZELMAN

İnönü Üniversitesi Eczacılık Meslek Bilimleri Bölümü Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Göknur Aktay, “Bazı ilaçlar, bazı gıdalarla birlikte kesinlikle alınmamalıdır ve bazı hastalıklarda da bazı ilaçların alınması uygun değildir” dedi.
Aktay, yaptığı açıklamada, günümüze kadar ilaçların aldığımız gıdalar ve mevcut hastalıklarımızla bir etkileşim içine girdiklerinin pek tartışılmadığını belirterek, ilaç kullanırken tüketilen gıdaların içeriğindeki mineraller, vitaminler, protein ve karbonhidratların ilaçların etkisinin artmasına, azalmasına ya da etkisiz olmalarına neden olabileceğini söyledi.
Astım, yüksek tansiyon, diyabet, karaciğer ya da böbrek yetmezliği gibi bir kronik hastalıkların, yeterince çalışamayan organ ve dokuların ilaçların vücuttaki etkilerini göstermelerine engel olabileceğini veya etkinin artmasına yol açabileceğini ifade eden Aktay, “Dolayısıyla doktorunuza ya da eczacınıza kullandığınız ilaçların yanı sıra mevcut bir hastalığınız varsa o konuda bilgilendirmek ve ilaçlarınızın hangi gıdalarla birlikte alınmaması gerektiğini öğrenmek çok önemlidir. Bazı ilaçlar, bazı gıdalarla birlikte kesinlikle alınmamalıdır ve bazı hastalıklarda da bazı ilaçların alınması uygun değildir” diye konuştu.
Aktay, ilaç etkileşimi olan gruplara değinerek, “Özellikle çocuklar, yaşlılar, karaciğer ve böbrek yetmezliği olanlar, kadınlar, gebe ve emziren anneler, kronik hastalığı olanlar, ilaç ve gıda alerjisi olanlar ilaç kullanımı sırasında her türlü etkileşime açık riskli gruplardır. İlaç etkileşimleri açısından bu grupların daha dikkatli ve uyanık olmaları gerekir” ifadelerini kullandı.
Hastalara ilaç kullanımı hakkında bilgiler vererek çeşitli önerilerde bulunan Aktay, şöyle konuştu:
“Yüksek tansiyon ilaçları kullanan hastaların tuz, tuzlu gıdalar, et ve tavuk suyu tabletleri, paketli market ürünleri, salam-sosis-sucuk, meyan şerbeti ve kolalı içeceklerle birlikte tüketilmemeli. Tuz açısından zengin gıdalar tedaviyi başarısız kılar. Antikoagülan (kan sulandırıcı) ilaçlar; Varfarin antikoagülan etkisini K vitamini sentzini bozduğu için, K vitamini açısından zengin koyu yeşil yapraklı sebze (ıspanak, brokoli, lahana, pazı, roka, tere, maydanoz, Brüksel lahanası, kuşkonmaz, yeşil mercimek) ile yeşil çay ve şalgam ile birlikte alındığında etkisi azalır. E ve A vitamini açısından zengin gıdalar ise varfarinin etkisini artırarak kanama riski oluştururlar. Tiroit ilaçları; soya fasulyesi, lahana, turp, brokoli, Brüksel lahanası ve şalgam ile etkileşime girerek ilacın etkisini azaltır. Antibiyotikler; tetrasiklin grubu antibiyotiklerin süt ve süt ürünleri ile kalsiyum, çinko, bakır, magnezyum, demir gibi metalleri içeren gıda ve ilaçlarla birlikte alınması ilacın etkisini azaltır. Penisilin grubu ilaçlar ise kahve, narenciye, domates, asitli içecekler gibi mide bağırsak ortamının asitliğini artıran gıdalarla birlikte alınması penisilinin parçalanarak etkisiz hale gelmesine neden olur. Kolesterol düşürücü ilaçlar; yağ, salam-sosis-sucuk, krema, kaymak, kırmızı et, yumurta gibi gıdaların tüketimini kısıtlamak gerekir. Kolesterolce zengin bu gıdaların tüketiminin fazla olması kolesterol düşürücü ilaçların etkisini azaltır. Alkol, antidepresan ilaçlarla aynı anda alkol ve alkollü içecek tüketilmemeli. Alkol, antidepresanların etkisini ve yan etkilerini güçlendirir, solunum zorluğu ve uyuşukluğa yol açabilir. Astım ilaçları, kahve, çay, yeşil çay gibi kafeinli gıda ve içecekler astım ilaçlarının etkisini azaltabileceği gibi astımı tetikleyici etkileri de olabilir. Laksatifler (bağırsak yumuşatıcı, kabızlığa karşı kullanılan ilaçlar); Süt ve lahana gibi gaz yapıcı gıdalarla birlikte tüketilmemeli. Şiddetli karın ağrılarına neden olabilir. Antihistaminikler (Alleji karşıtı ilaç); alkolle ve alkollü içeceklerle birlikte alındığında sersemlik ve uyuşukluğa neden olur. Antiasitler (asitlik giderici ilaç); Mide asitliğini artıran asitli içecekler, domates, zencefil, süt ve süt ürünleri gibi gıdalar antiasitlerin etkisini azaltır. Yeşil çay; birçok diyet listesinde metabolizmayı artırıcı bir içecek olarak yeşil çay yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, kalsiyum metabolizmasını bozması ve idrarla kalsiyum atılımını artırması nedeniyle gelişme dönemindeki çocuklar, gençler, menopoz dönemindeki kadınlar, gebe ve emziren anneler kesinlikle günlük tüketilen yeşil çay miktarını kısıtlamalıdır. Kepekli gıdalar; kalp-damar hastalıklarında kullanılan ilaçlar gibi hayatı öneme sahip ilaçları kullananların pırasa, portakal, kepekli ekmek gibi yüksek lifli gıdaları fazlaca tüketmeleri önerilmez. Kepekli ürünler ilaçların mide ve bağırsaklardan yeterince emilmeden atılmalarına ve tedavinin başarısız kalmasına neden olur. Greyfurt veya greyfurt suyu, Nar veya nar suyu; İlaçlarla birlikte su dışında herhangi bir içecek alınmamalı. Özellikle greyfurt ya da nar suyu tüketilmesi ilacın istenmeyen zararlı etkilerine neden olabilir.”

12 Nisan 2018 Perşembe

Amcam; Müslüm Adıgüzelman

Amcam; Müslüm Adıgüzelman


Sevil ADIGÜZELMAN

Bu yazımda Asmacalı Müslüm Adıgüzelman'ı sizlere anlatacağım.
O benim amcam… 
Onu kaybettiğimiz nisan ayı yine geldi. Az da olsa küllenmiş olan acımızın üzerindeki küller yıldönümünün gelmesiyle tekrar gün yüzüne çıktı. 11 Nisan 2016 tarihinde boğazının şişmesi sonucunda Malatya’ya doktora gittiğini hatırlıyorum. Uzun süren tahlillerin sonunda Akciğer Kanseri olduğunu öğrendik. Ben her zaman onun sigaradan dolayı hastalanacağını tahmin edebiliyordum. Mutlu da olsa sıkıntısı da olsa onun günde sayısızca sigara tükettiğine şahit oluyordum. Ama onun bu kötü alışkanlığından vazgeçmeyeceğini bildiğimiz için kimse ona ‘yeter içme’ demiyordu. İlaç tedavileri, testler, kan tahlilleri ile geçen bir seneden sonra;  19 Nisan 2017’da illet kansere yenik düşmüştü. 20 Nisan’da ise saat 10.30 civarı kayısı çiçeklerinin ihtişamı altında toprağa verilmiştik. O zorlu süreçten kısaca bahsetmek istiyorum. 
Amcamın çok fenalaştığının haberini alınca, hastaneye gidene kadar onu kaybetmiş olduğumuza inanmadım. Hastane de kuzenin ağladığını görünce sanırsam yolun ortasında kalakalmıştım. Adım atacak dermanım kalmamıştı. O an da ne denebilir ki, bir köşede oturup babamı bekledim. Sanki dilim tutulmuştu yarım saate kalmadı, hastane önü iğne atsan yere düşmeyecek bir hal aldı. Babam ve köyden gelenler durumun ciddiyetini bilmediklerinden dolayı koşa koşa polikliniğe yaklaştıklarını gördüm. Bir hışımla ayağa kalktım, “Baba!” dediğim an da gözlerime baktı, sanki ne demek istediğimi anlamıştı. Ama elden artık bir şey gelmiyordu… 
Müslüm Adıgüzelman kimdir? 
Belki de onu istediği gibi anlatamayacağım. Adını her yazdığımda gözyaşlarım yine yanaklarımdan süzülüyor ama yazmazsam içime dert olacak. Onu anlatmaya ne sayfalar ne de günler yeter. Eminim ki aynı dönemde yaşayan kişilerin birçoğu onu iyi tanıyor. Belki iyi belki de kötü yönleriyle. Onun hangi özelliğinden bahsetsem bilemedim. Ama kısaca tanıtayım.
Müslüm Adıgüzelman, Asmacalı rahmetli Bayram ve Gönül Adıgüzelman’ın en büyük çocuğudur. Hakkı, Suna, Celal, Önder adlarında üç kardeşi vardır. Evli ve iki erkek, bir de kız çocuk babasıydı. 
Çocukluğundan bu yana köyde yaşamıştı. Ama köyde yaşamasına rağmen entelektüel seviye olarak üst düzeyde ve kendini yetiştirmiş saygın biri olarak tanınıyordu. Arguvan toprağından yetişmiş orijinal kişilerden birisi olan amcam; büyüklerine saygılı, gerek çocuklarla gerekse çevresindeki insanlarla gerçekleştirdiği sıcakkanlı sohbetiyle tanınırdı. Bazen kötü hatıralarımızı hatırlıyorum içerim cız ediyor ama bu saatten sonra hesaplaşamayız… O hiçbir zaman maskelerin altına saklanmadı. Aile ilişkilerini pek bilmem ama çevresindeki insanlara yardım eden, zor zamanların dert ortağı olan, rengârenk bir kişiliğe sahip dostane birisiydi.
Uzun dönem Arguvan’da belediye meclis üyeliği yaptı. Köyde yaşamasına rağmen siyaseti çok severdi. Sanki bu iş için yaratılmıştı. Hayranlıkla dinlediğim bir konuşma tarzı vardı. Düşünce yapısı olarak kendi kendini geliştirmiş, çevresine farkındalık kazandırmış, etrafına farklı perspektiften bakabilen birisiydi. Üniversite okumamış, ancak siyaset partizanlığı yapmayan, birçok siyasetçiden bile öngörülüydü. Amcam hiçbir zaman ben oldum demedi; bilmişlik taslamaz, edindiği bilgileri çevresindekilere aktaran gerektiğinde insanları aydınlatan, çağdaş, modern, insancıl ve Atatürkçü, her zaman devletinin ve milletinin yanında olan Arguvan toprakları dışında da sevilen bir insan olarak zihnimizde yer etti.  
Biz onu çok erken kaybettik. Toprağa verilme günü her şeyi daha da iyi anladık. Ne kadar sevildiği ve saygı duyulduğunu toplanan mahşeri kalabalıkla anlam kazanmıştı. Binler bir araya gelmişti. Ne kadar çok severdi misafiri, keşke bu kadar erken ayrılmasaydı aramızdan. Defin günü, Türkiye’nin birçok ilinden tanıdıkları, Arguvan’ın her köyünden yaşlı genç demeden tanıyan tanımaya herkes, sadece temsil ettiği siyasi partiden değil her siyasi partiden binlerce insan cenaze töreninde bir araya geldi. Onun bırakmış olduğu sosyal sermayeyi her zaman koruyacağız. Artık ayrılık vakti gelip çatmıştı bir gelenek olarak amcam son bir kez evin kapısına getirildi. Arkadaşları ve sevenleri gözyaşlarına hâkim olamamışlardı. Hıçkırıklar sanki göğü sarmıştı.  
Müslüm amcamı değerli kılan neydi? Çok mu zengindi? Makam sahibi miydi? Köylülerden farklı mı yaşıyordu?  Hayır… O da bizim gibi bulgur pilavının yanında soğan yiyordu, o da tarlasını ekip biçiyordu. Ama onu değerli kılan şeyler vardı. Zor durumda olanın yanında olması, her düğüne imkânı olduğu kadarıyla katılması, kırgın olan insanları barıştırmaya çalışması, parçalanmaya yüz tutmuş aileleri bir arada tutma çabalaması, dürüst olması, hastası olanın ziyaretine gitmesi, cenazesi olanın cenaze törenine katılması, bayramlarda büyüklerini arayıp hal hatır etmesi, misafirine her daim sofrasının açık olması, kimseden beklentisinin olmaması onu bu kadar değerli ve anlamlı kılıyordu… 
Cenaze töreninde için yerimizi aldık. Toplanan kalabalığa ufaktan bir göz gezdirdim. Herkes zor bela ayakta duruyordu. İnsanların ağlama sesleri artık birbirinden ayırt edilemez bir hal almıştı. Amcamın istediği ve arzuladığı bir kalabalıktı bu herkes ondan razıydı demek ki. 
Ne mutlu ki o kadar insanın duasıyla uğurlandı. Herkes gibi benimde diyecek başka sözüm kalmadı. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Işıklar içinde uyu güzel insan…

30 Mart 2018 Cuma

Düşen Hep Yerde mi Kalır?



Düşen Hep Yerde mi Kalır?

Sevil ADIGÜZELMAN

Kömür gözlüm sana; 'Neden gidiyorsun.' diye sormaya cesaret edemedim. Nedense ayrılık günün gelip çattığını ellerin ellerimden süzülüp gidene kadar anlayamadım. Gözlerini gözlerimden kaçırarak, "Son kez sarılacağım" dedin. Kolum kanadım kırıldı o an. Çıkıp gitmen her sıkıntıyı çözecek miydi? Dönmediğine göre çözülmüş... Ama hata bende; seninle dertleşmek, iki çift güzel söz söylemek, bir bardak çay içmek beni mutlu ederken, onca gün senin mutsuzluğunu göremedim. Benim gibi çok mutlusun sandım... 
Yine mart ayı geldi çattı. Dışarıda gidişine isyan edercesine yağmur yağıyor her gün, seni beklediğim pencerenin kenarına oturdum. Gökgürültüsü hırsını dağlardan alırcasına yamaçları sarsıyordu. Dört bir yanı saran kıvılcımlar her geçen saniye daha da çoğalıyordu. Dağları kaplayan duman yavaş yavaş süzülüyordu etrafa. Buğulanmış cama ismini yazdım. Tıpkı senin yaptığın gibi varla yok arasında bir şeydi silinip gitti ismin gözlerimin önünden. İsmini unutsam da, alışkanlıklarımdan vazgeçemiyorum ağır aksak yatağıma yöneldim. "Gökgürültüsünden her korktuğunda fotoğrafıma bak, korkmazsın" demiştin. Evet, şimdi de korkmuyorum. Gözlerin güven verircesine bakıyor yine. Senden kalan her hatırayı coşup giden suya salmak istedim, bir şey engel oldu hasretinin devam etmesi gerekiyor herhalde. Yine bir şeyler yazıp çizmek geçti içimden, kendimi ikna edemedim. Gece lambamı yaktım, senin için bir mektup yazmaya karar verdim. 
Sayfanın en başına, "İstersen gel barışalım" diye yazıverdim. 

Sonrasında ne mi var?
Yine aşk, özlem, hasret, çaresizlik...
Her nefes alışım da biraz daha kan kaybediyor senin için kurduğum hayaller. Su alan bir gemi misali kalbim, her an daha da çıkmaza sürükleniyorum. Herkesin yüzünde imali bir tebessüm… Unutmak çok kolaymış... Uyumak geçirir miydi içimdeki acıyı, öfkeyi? Eğer öyleyse şimdi uyumak ve sonsuza dek senin kalbinde uyuyakalmak istiyorum.
Bir gün çıkıp gelirmişsin öyle demişsin ama beklemekte yorar insanı sevdiğim. Masmavi sayfalara senin için şiirler yazmak, kulağına şarkılar, türküler mırıldanmak için geç kalmaz mıyım? Şimdi seni unutmak ve bir daha adını dahi hatırlamak istemiyorum.
İhanetini, bana yaşattıklarını, iki yüzlülüklerini, giderken en son kulağıma ne demiştin hepsini unutmak istiyorum. Gözyaşlarım durmaksızın yanaklarımdan süzülse de silmeni istemiyor. Göz pınarımdan akan her damla gözyaşının hesabını sormayacağım birgün vicdanınla hesaplaşırsın.
Şunu da unutma, sen benim canımı yaktın diye ben de başkasının canını yakmayacağım. Beni başkasının yanında gördüğünde, canın yanacak. Sevginden beni mahrum ettiğin her güne ah edeceksin. Dualarım beddua olmayacak ama sen de mutsuzluğu tadacaksın. Her şey yaşanmışlığıyla kalacak. Sol yanın hep boş olacak.
Her gün öldüm diyeceksin ama ölmeyeceksin…

Malatya, 24 Mart 2018

18 Mart 2018 Pazar

Yarın Dünden Daha İyi Olacak

Yarın Dünden Daha İyi Olacak 

Sevil ADIGÜZELMAN

Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinin 6. Dönem Eğitim Programlarının beşinci seminerini bu hafta itibariyle sonlandırdık. Giriş Seminerleri, Düşünce ve Sanat Okulu eğitimlerinin yanı sıra seminerlere sürekli katılan arkadaşların katıldığı akademik İngilizce ve Arapça kurslarına devam ediliyor. Kitap okuma gruplarıyla (Fikir Kovanı, Hikmet Yolcular, Düşünce Seyyahları) biz üniversiteli öğrencilere fayda sağlamak adına çalışmalar sürdürülüyor. Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezi Genel Sekreteri Necati Çobanoğlu hocamız da bizlere her türlü desteği sağlayarak, üniversitede de Medeniyet ve Sanat Topluluğunun kurulmasını teşvik etti, iyi ki de kurmuşuz.
Yeşilyurt Belediyesinin eğitime katkı amacıyla gerçekleştirdiği hizmetlerden bence en önemlisi lisans ve yüksek lisans öğrencilerine yönelik olan bu eğitim seminerleridir. Eğitimde beşinci haftayı tamamladık. Bu süreçte Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine hangi hocalarımız geldi, hangi konular hakkında eğitim verdiler, sunumlarını gerçekleştirdiler, göz atalım…

Giriş Seminerleri:
Prof. Dr. Abdulkadir Baharçiçek: “Yenidünya Düzeni ve Türkiye'nin Konumu”
Doç. Dr. Alev Erkilet: “Türkiye' de Modernleşme ve İslami Hareketler”
Doç. Dr. Yahya Başkan: “Yahudilik: Doğuşu, Gelişmesi ve İlk Hıristiyanlar”
Doç. Dr. Selahaddin Bakan: “Siyasi İktisat ve Devlet: Devletçi Ekonomi mi? Sosyal Devlet mi?”
Prof. Dr. Bekir Berat Özipek: “İnsan Hakları Kavramı ve Teorisi”
Prof. Dr. Abdurrahman Ateş: “Din(d)e Zorlama”
Doç. Dr. Yusuf Batar: “Din İstismarına Karşı Din Eğitimi”
Yrd. Doç. Dr. Süleyman Güder: “Dünya Siyasetini Yeniden Düzenlemek”
Prof. Dr. Selma Karatepe: “Yerel Yönetişimde Demokratik Katılım ve Hakla İlişkiler Çalışmaları”

Düşünce Okulu Seminerleri:
Yrd. Doç. Dr. Oğuzhan Ekinci: “Sanal Yaşam: Dönüşümler ve Tehlikeler”
Yrd. Doç. Dr. Adnan Gürsoy: “İslam Medeniyeti: Teorik Temel ve Tarihsel Süreç”
Doç. Dr. Oğuzhan Göktolga: “Postmodernite ve Siyasal Kimlikler”
Prof. Dr. Emin Çelebi: “Aydınlanma Düşüncesi”
Yrd. Doc. Dr. Yakup YILDIZ: “Çağdaş Türk Düşüncesi"

Sanat Okulu Seminerleri:
Doç. Dr. Yüksel Göğebakan: “Kültür Varlığı Niteliği Taşıyan Tarihi Kentleri Koruma Sorunları”
Prof. Dr. İsmail Aytaç: “Malatya'daki Taşınmaz Kültür Varlıklarına Genel Bir Bakış”
Yrd. Doç. Dr. Şahin Efil: “Tolstoy'da Din-Sanat-Ahlak İlişkisi”
Yrd. Doç. Dr. Mevlüt Akyol: “Reklam ve Sanat” 

Prof Dr. Ata Yakup KAPTAN: "Sanat ve Estetik Kapsamında “Güzel”

Ne mutlu ki benimle beraber arkadaşlarımda değerli hocalarımızın bilgilerinden istifade edebildik.
Seminerlerin hepsi benim için önemli ama İletişimci olmamdan dolayı Sanat Okulu bölümü daha çok dikkatimi çekiyor. Üç saat değil beş saat da devam etse hiç sıkılmıyorum. Saymış olduğum hocalarımızın çoğunu belki yakinen sizler de tanıyorsunuz. Birçok konuya kendi perspektiflerinden nasıl baktıklarını bizlere de detaylıca anlattılar. Hocalarımızın çoğu dünyanın dört bir yanını gezmişler, oraları o kadar güzel gıpta ile anlatıyor ki her saniye, ‘ben de orada olsaymışım’ keşke demekten kendimizi alıkoyamıyorum. Elbette her şey zamanla, kısmet olur da oralara gidersem sizlere o mekânları anlatmak isterim. 


Parçaları Birleştir İç Dünyanı Keşfet

Verimli geçen beş hafta sonunda şimdiye kadar gelenler hocalarımı söyledim ama devamında hangi hocalarımız var onları söyleyemem. Zaten bu dönem ki seminerlerinde sonuna yaklaştık. Bence sonra ki hafta hangi hocalarımızı var araştırıp, istişare etmelisiniz. Kendinize şunu demelisiniz, o kadar öğrenci hafta sonu evlerinde dinlenmek yerine neden eğitime gidiyor? Bunu kendinize dert etmelisiniz. Bir gün Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine yolunuz düşerse ben size eşlik etmekten zevk alırım. Yol arkadaşlığı ile başlayan sohbetlerin şu an ne kadar samimi ve değerli olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyorum. İyi ki tanımışım ve tanımaya da devam ediyorum.
Uzaktan küçük ve tarihi dokulara sahip bir bina gibi görünse de içerisine girince verilen eğitimle beraber aslında çok büyük ve değerli bir yer olduğunu farkına varıyorsunuz. Sadece seminerler değil ders çalışmak amacıyla da kapsamlı bir kütüphanesi var.
Seminerlerde Malatya dışından gelen hocalarımızla da tanışma fırsatımız oluyor. O ortamda yer alıp, hocalarımıza sorular sorup, anlattıklarını not etmek kadar güzel bir şey yoktur. Sizlerde o değerli bilgilerini kaçırmak istemezsiniz değil mi? Bir günlük seminerde sayfalar dolusu not aldığımı bilirim. O kadar heyecanla anlatılanları kaydediyorum ki, hafta içerisinde derslerimde bu kadar not tutmadığımı farkına varıyorum.
Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezini ile tanışmam nasıl oldu diye merak edenler olabilir? Kısaca bahsedeyim. Ben ikinci sınıftayken şu an başka bir üniversitede öğretim görevlisi olarak görev yapan Yrd. Doç. Dr. Mehmet Emin Babacan hocanın tavsiyesi üzerine Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine gitmiştim. İlk seminerime katıldığım zaman birkaç tereddüdüm vardı. “Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezi acaba dini bir kurum mudur? Siyasi bir yapılanma içerisindeler midir? Oradaki herkesle ilk kez tanışacaktım acaba nasıl davranacaklardı? Anlatılacak konular acaba benim bakış açıma uygun mudur?” diye çok şey vardı zihnimi meşgul eden. Çevremdeki çoğu kişiye sordum, kimseden olumsuz bir geri bildirim almadım...
İlk gidişimde Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinde dağıtılan el kitapçığına göz atarken Yeşilyurt Belediye Başkanı Hacı Uğur Polat'ın önsözdeki cümlesine ilişti gözlerim. Sanırsam o bölümü üç dört kez art arda okudum. Seminere her gittiğimde ya ilk girişte ya da ara verildiği zaman o sayfayı açıp o cümleleri tekrardan okuyorum. Beni Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine gitmeye odaklayan cümleyi size de söyleyeyim. Ama şunu da belirteyim Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezi bize ne not vaadi ediyor, ne de iş... Orası bizim evimizden farksız. Mekânda bulunan hiç bir şeye zarar gelsin istemiyorum diğer arkadaşlarında böyle düşündüğünden tereddüdüm yoktur. Yeşilyurt Belediye Başkanı Hacı Uğur Polat Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezi hakkındaki görüşünü şu sözlerle ifade etmişti.
"İnsan eşref-i mahlûkattır. Ama aceleci, ama tartışmacı... Değeri var insanın, değerleri... Yüksek ve daha da yükseltilmesi gereken... Değer emanet, insan emanetçi... Emanet ağır, insan zayıf... Bilgi, güçtür.

"Bir İnsanın Hayatına Dokunmak”

Kendime bir özeleştiri yapmam gerekirse; İnönü Üniversitesi içerisinde hafta içi birçok etkinlik oluyor, ayağımın altında olmasına rağmen gitmiyorum bazen de müsait olamadığımdan dolayı gidemiyorum. Tatil yapacak bir tek hafta sonum varken ben sabahın 08.00’inde uyanıp hazırlanıyorum. Her hafta Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezine eksiksiz katılım sağlıyor muyum? Üzülerek söylüyorum. Hayır! Olağanüstü durumlarda gidemeyince aklım hep orada kalıyor. Başka yerdeki işlerimi toparlayınca yarım saat kalmış olsa bile bir ihtimal yetişebilir miyim diye düşüncelere kapılıyorum. Ama elden bir şey gelmiyor, dersin zaten önemli bir kısmı bitmiş oluyor. Aksama olunca konuşulanları tamamlamak zor oluyor. Ama Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinin YouTube sayfasına yüklenen videolarıyla eksiğimi tamamlayabiliyorum. Anlamadığım bir şey olunca en üzüldüğüm şeyde onu soramamaktır. Bir anı mı anlatayım size. Bir gün gidememiş ya da geç kalmış olunca ikinci gün saate bakmadan evden hızla çıkıyorum.
Yine saati tutturamamış ve tam durağa varmak üzere iken arabanın gözlerimin önümden geçişine maruz kalıyorum. Orada 45 dakika boyunca beklemekten ayaklarıma kara sular iniyor. Olsun yine de araba beklemek bile hiç gücüme gitmiyor, gitmeyecek de... Yine ben hatalıyım ama elden ne gelir ki. Demek ki daha erken evden çıkmalıyım. Bir aksilik olmazsa saat 09.45’te Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinde oluyorum.
Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Genel Sekreteri Necati Çobanoğlu'na ben ve diğer arkadaşlar hocam diye hitap etmekteyiz. Necati hocam bizim ile beraber her seminere katılıyor. En önde oturuyor ve öğrenciler konuya ilgili mi? Hocalarımız konuyu olması gerektiği gibi anlatabiliyor mu? Bir sonra ki dönemde farklı nasıl bir konu anlatılıp, tartışılabilir bunları hemen not ettiğini tahmin ediyorum. Sadece İnönü Üniversitesi hocalarının katılmadığı seminerlere şehir dışından da hocalarımız bir sonra ki dönemde elbette ki getirilecektir. Düşünsenize şehir dışından gelen hocalarımız uzakları yakın ediyor ve bizlerle buluşuyorlar sırf olaylara farklı bir çerçeveden bakabilmemiz adına.
Eğitimin sonu yaklaştıkça sanki bir boşluğa düşme hissi oluşuyor bizlerde. Bir sonra ki dönemi deyim yerindeyse iple çekiyoruz. Ama biz biliyoruz ki Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinin kapıları bize her zaman bize açık. Kişisel gelişimimize katkı sağlamak sürekli heybemize bir şeyler eklemeye devam edeceğiz. Medeniyet ve Sanat Araştırmaları Merkezinin bahçesinden içeri girince ilk önce yolun iki tarafına dikilmiş sapsarı çiçekler karşılıyor bizi. Yolun ortasında bir kalp motifi içerisinde çevrelenmiş çokça gül görüyorum. Etrafı bembeyaz taşlarla çevrilmiş halde; kapıya yaklaştıkça adımlarınız hızlanır, içerideki bilgi yuvasına bir adım erken atmış olmak bile mutluluk verici. İçeri girince de çalışanların gülen yüzü karşılıyor bizi...
Tüm bu faaliyetler için destek veren Yeşilyurt Belediye Başkanı Hacı Uğur Polat'a teşekkürler...



8 Mart 2018 Perşembe

Anaların Gülüşlerini Görmeyi Çok İstedim

Anaların Gülüşlerini Görmeyi Çok İstedim

Sevil ADIGÜZELMAN

Arguvan Belediyesinin ‘8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ dolayısıyla düzenlemiş olduğu ve 2-4 Mart 2018 günlerinde gerçekleştirilen Nevşehir ve Hacı Bektaş Veli Türbesi gezisine 39 emekçi kadınla birlikte ben de katılma fırsatı buldum. Belki de senelerce yüzleri gülmemiş olan anaların gülüşlerini görmeyi çok istedim. Gezi boyunca bolca gözlem yaptım, fotoğraf çektim, ister istemez sohbetlere kulak misafiri oldum. Her biri farklı hayatların içinden süzülüp gelmişler bugünlere. Çoğu Malatya dışına hiç çıkmamış bile… 

'Yerin kulağı var mıdır?' Bence vardır. Sizce? Şu ölümlü dedikleri yer var ya; siz siz olun ne suya, ne toprağa, ne ağaca, ne de dost bildiğiniz kişiye sırrınızı fısıldamayın; gün gelir, devran döner, sırrınız herkese yayılır. Sırrınızı bu saydıklarımdan birine bile sesli söylersek artık onu paylaşmış olursunuz, dikkat edin...

Ürgüp

Ürgüp'ü ben ne kadar anlatsam da görmediğiniz müddetçe çoğu şey eksik kalacak. Ama kısaca size bir şeyler fısıldaya bilirim…
Ürgüp’te ilk dikkatimi çeken şey kocaman binaların olmayışı… Her ev iki ya da en fazla üç katlı, belediyenin şartları gereği her ev de aynı taş çeşidi ile yapılmış. Tasarımlar da birbirinden çok farklı değil. Renk tonlarında farklık görünse de mekânlarda kahverengi ve sarının tonlarından göz alıcı cümbüş hâkimdi. Şehir daha çok sol tarafta konumlanmış, eski yerleşim yeri ise daha yükseklerdeydi. Peki, orada yaşayan yok mu? Elbette ki vardı ve doğal yaşam onlara armağan edilmişti.

Göreme

Kapadokya Üçhisar, biliyor musunuz orada sabahın erken saatlerinde balonlar ayaklarınızın altında kalıyormuş ama biz gittiğimizde hava şartlarından dolayı balonlar havalanamamış. Derin dağlara bakınca bulutların arasında göz kırpan Erciyes’i tüm ihtişamıyla karlarla kaplı olmasına rağmen görebiliyordum. Öyle böyle değil, çok heybetliydi. Karşı tarafta ise Kızıl Vadi vardı. Bir köşeye otursan saatlerce bakmaya doyamazsın. Hemen yanında Güvercinlik’ten gelen patika yolun Göreme'ye ulaştığını gördüm.
Mola verildi... Söylentilere göre oranın sıcak şarap ve kahvesi meşhurdur. Kime göre neye göre diyeceksiniz ama yolunuz oralara düşerse denemek size kalmış. Mola bitti ve bir taşçıya geldik. Söylenenlere göre Kapadokya'da çok meşhur olan bu taşların yüzlerce çeşidi varmış. Her birinin de farklı bir özelliği varmış. Hastalığa, migrene, sıkıntıya, nazara iyi gelirmiş. Bu işin ehli olan satış yapan dayı anlatıma başladı, kadınlarımız da pür dikkat onu dinliyordu. Eşlerini de böyle dinlemişler miydi acaba?
Dayının dediğine kadar Kapadokya’da zaman üçer üçer akıyormuş. Yani hızlı… O aşağı yukarı yarım saat konuştu. Ama ben anlattıklarına ikna olmadım ve alışveriş yapmadım. Taşın faydasını görmek için, “Onun şifasına inanmak gerekiyormuş…” İnşallah alanların dertlerine derman olur. Kadınlar aldıkları takıları hemen taktılar söylediklerine göre baş ağrıları bitmiş, huzur bulmuşlar. Çok ilginç…
İhtişamı karşısında büyülendiğim peribacalarına bakıyordum. Biri çok farklıydı teras ve balkonu vardı. Bir de Türk bayrağı takılıydı balkonunda. Pencere kenarında oturan dayıyı fark ettim. İki üç kare fotoğraf ya çektim ya çekmedim dayı balkona çıkıverdi. El ederek gel deyince el emeği oyma merdivenlerden koşarak dayının yanına vardım. ‘Selamünaleyküm dayı’ dedim. Güldü ama neden güldüğünü anlamadım. ‘Aleykümselam’ dedi, ‘Nereden geldiniz?’ diye sordu. Arguvan dedim. Durakladı, demek ki bilmiyordu Türkü Diyarı Arguvan’ı… Malatya dediğim zaman başıyla onayladı. Ve başladık peribacasının içerisini gezmeye.
Her köşesinden tarih kokusu yayılıyordu. Bir iki dakika kadar etrafıma bakındım. Tüm eşyalar eskiydi, bir tane dikiş makinesi, çokça el dokuması halı ve kilim, duvarlara asılan süs çantaları, bilmem kaç bin tane nazar boncuğu. Nazarlıklar duvarlara o kadar yakışıyordu ki sarımtırak duvarlardan ve mavi boncukların ahenginden gözleri ayırmak oldukça zordu. Neden bu kadar nazar boncuğu vardı cevabını ben de bilmiyorum, sormayı da unuttum.
Celalettin Dayıdan peribacalarının geçmişinden birazcık bahsetmesini istedim. ‘Bizi anlatılanı anlatayım yeğenim dedi’. "Hem Eski Rumlar hem de Osmanlı Selçuklular buralarda yaşamış. O dönemde burası Üçhisar adını almış. Burası bir havza imiş, sular çekilince volkanik patlamalar sonucunda peribacaları ortaya çıkmış. İnsanlar bugüne kadar oralarda yaşamlarını sürdürmüşler. Dededen kalma bir yer burası. Haberleşme için mektup kuşuna özel bir de oda yer almakta. Teras bölmesinde eskiden kadınlar imece usulü kilim dokurlardı".
Dayı içeriye giren herkesten ücret alıyormuş, benden neden ücreti almadı. Gönül kapısını açmıştı demek ki… Gülen yüzün solmasın Celalettin dayı… Dekorasyon yapılmış ama bizdeki gibi değil eskiyi yok etmemişlerdi, dokulara zarar verilmeden korumuşlar her bir yeri. Ne mutlu değerlerimize sahip çıkanlara...
Gezmeye devam ederken yüzümü bir duman sıvazladı. Sağ yanıma dönünce yüzü kırış kırış olmuş bir dede gördüm. Gelen gidenin ayağının altında küçük bir soba kurmuş, ateşe kurumuş üzüm dalları atıyordu. Yanında oldukça bekledim, fotoğrafını çekmek istediğimi söyleyecektim, acaba kızar mıydı işinden alıkoydum diye? Ama şansımı denedim, teklifimi kabul etti. "Ben gariban biriyim, ne yapacaksın benim fotoğrafını kuzum?" dedi. İslenmiş yüzüne baktım, gözlerinin rengini görmekte zorlandım. “Öyle şey olur mu dede, baş tacısın” dedim. ‘Aman boş ver’ anlamında elini salladı. Fotoğrafını çektikçe bakışları derinleşti. Çekimim bitti, ‘Allah razı olsun yeğenim’ dedi. Yanından ayrıldım. 
Gezide anam da benimle beraberdi hem fotoğraf çektim hem ona göz kulak oldum. Ara sıra sipariş üzerine kadınlarında fotoğrafını çekiyordum. Ben çekim yaparım da Serdar Abi benim fotoğrafımı çekmez mi? Ava giden avlanır misali yakalanmıştım bile… Neyse ki ben fotoğraflarda hep güzel çıkıyorum.

Hacıbektaş

Birinci gün gezimiz böyle geçti. Sonrasını merak ediyor musunuz? Sırada Nevşehir’e bağlı Hacıbektaş ilçesinde Hacı Bektaş Veli türbesi var.
Hacı Bektaş Veli türbesi o kadar ihtişamlı bir mekân ki içeriye adım atar atmaz o büyülü atmosfere kapılıyorsunuz. Türbenin tanıtımı yapan bir dede karşıladı bizi. Zaman az olunca hemen gezmeye başladık. Önce Üçler Çeşmesinden bahsetti. Buz gibi suyu kadınlardan kimisi içti, kimisi yüzüme sürdü. Ve mırıldanmalar duydum kulak kabarttım, “Ya Ali sen yetiş” diyorlardı.
Dede çeşmeye yaklaştı ve üç ayrı yerden akan suyu işaret ederek onların, “Ya Allah Ya Muhammet Ya Ali” diye adlandırıldığını söyledi. Şaşırmıştım… Oradan ayrıldık. Beyaz, bir metrekare boyutunda bir mermer alan gösterdi bize, ilk başta neden orada beklediğimizi anlamadım. Oysaki orası mezarmış. Rivayete göre oradaki kişi, "Ben ölürsem benim mezarımı yol ağzına yapın, ben herkesi rahatsız ettim onlarda beni rahatsız etsinler” demiş. Nasıl bir hoşgörüdür bu? Arguvan'dan gelen 39 gönlü güzel kadından bir uğultu yükseldi. “Biz basmayız!” dediler ve tek sıra halinde geçmeyi tercih ettiler. Türbe içerisine geçerken, “Eşiklere basmayın” diye bir uyarı geldi. “Neden öyle dedi?” diye sordum ardımdaki teyzeye, “Uğursuzluk getirir” dedi. Ne kadar doğru bilmiyorum. Yaşlı genç demeden her biri uyarılara kulak vermişti ki herkes dikkatlice geçti eşiklerden.
Yapıların tarihi dokusu hala ilk günkü gibi korunmuş. Az ileride on iki büyükbaş hayvanın pişirildiği kocaman bir kazan Karakazan vardı. Desenleri tek tek işlenmiş emek verilmiş; bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum.
Başka bir rivayete göre; Hacı Bektaş Veli misafiri gelince ev sahibi olarak her zaman siyah postunu alıp kapının ağzına otururmuş. Misafir her zaman baş tacı imiş...
Dergâh içerisinde tavana baktığım zaman döşemelerin hepsinin dümdüz olduğunu fark ettik. Dede nedenini anlattı. O döşemelik odunlar ormandan kesilirken hep düz olsun denmiş, çünkü dergâhtan içeri eğri bir dal bile girmezmiş. Bir öğütle tanıtımı sonlandırdı,"Her gittiğin yerde dost bildiğinizin sofrasına oturmayın, her dostun yanına sık sık uğramayın muhabbetin olmaz.” Evet çok haklıydı, bu laf kulağınıza küpe olsun bence…
Nevşehir dönüşünden Arguvan'a gelene kadar Ulaş Başkan benim geziden hiçbir şey anlamadığımı, ancak fotoğraf çektiğimi iddia etti. Oysaki ben her güzel şeyi fotoğraf makinesinin ardında gördüm ve kaydettim. Dedelerle, ninelerle, peribacasının içerisinde yaşayan dayıyla birebir konuştum. Bitmemesini arzuladığımız Nevşehir ve Hacı Bektaş Veli Türbesi gezimizi iki gün boyunca dolu dolu geçti. Akşam on bir sıralarında Türkü Diyarı Arguvan sınırları içerisindeydik. Müzik, deyiş ve Şehriban ablanın söylediği Arguvan Türküleriyle yolculuğu sonlandırdık.
Belediyenin önünden bizi yolcu eden Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızıldaş dönüşte de yine ailemizle beraber bizi beklemişti. Biz de onu İzmir Marşı (Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa) eşliğinde alkışlarla karşıladık. Başkanımız kadınlarımızın gönüllerini fet etmişti. Araçtan inen teyzelerden biri başkanın elini tutmuş ve şöyle diyordu; "Ben 55 yaşıma kadar yaşamadığım çoğu şeyi iki günde yaşadım. Böyle bir geziye de ilk kez katıldım. Allah sizi başımızdan eksik etmesin.” Her bir kadın başkanın eline vardı. Ve sonrasında herkes evinin yolunu tuttu.
Bu mutluluk onlara kaç gün, kaç ay yetecekti? Belki de bir ömür boyu…
Arguvan Belediye Başkanı Mehmet Kızıldaş, İlçe Başkanımız Ulaş Çopur, Kadın Kolları İlçe Başkanımız Zülal Aslantürk ve emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler…

28 Şubat 2018 Çarşamba

Gündüzbey Özgürlüğün Simgesi

Gündüzbey Özgürlüğün Simgesi






























Sevil ADIGÜZELMAN

10 Şubat 2018, saat 11.00 sıraları... 
Hava, ilkbahar sonbahar arası gibi ılık…
Böyle bir havada bir amaç uğruna düştük yollara…
Malatya’nın en gözde beldelerinden Gündüzbey’e konuk olduk.
Adını hatırlayamıyorum ama meydandaki çay ocağında bir bardak dumanı üstünde zifir karası çayı yudumlayıp fotoğraf makinelerimizi alıp ayrıldık.
Çay ocağındaki amcaların hiçbirisi bize yabancı gözüyle görmemişti. Ortamdan ayrılmak için erkendi, belki biraz daha otursak amcalarla sohbete dalacaktık. Etrafımı kolaçan ederken birkaç doğal ve içten gülümseme yakaladım. Demek ki çay ocağında sadece erkekler oturmazmış? Yüreği güzel insanların Gündüzbey’de olduğunu sabahın ilk saatlerinde anlamış olduk.
Yeşile bezeli doğal güzelliği, suyu, yıllardır yaşamını sürdüren asırlık çınar ağaçları ve belde insanlarının güler yüzlülüğünü hep duyardım. Ortam yeşil olmasa da ağaçlarda yaprak dahi olmasa da ben hayal ederek gezdim her karışını. Gündüzbey özgürlüğün simgesi oldu benim için. Bugün yaşadıklarımı kaleme almadan uyuyamazdım…
Gündüzbey’e fotoğraf çekmek için gitmiştik. Sokaklarını karış karış gezdik, her cumbalı ev bir tarih kokusu hissettirdi. Sanki hep orada yaşamışız gibi, tanımadığımız evlere misafir olduk. Yaşlı nine ve dedeleri ziyaret ettik, çocuklarla buluştuk. Konuk olduğumuz her kapıda güleryüze şahit olduk. O kadar güler güzlülerdi ki her ev sahibi, “Buyurun bir çay için” demeden yolcu etmedi bizi.
Çekim sırasında o kadar fazla insanla konuştum ki çoğunun adını hatırlamıyorum bile. Ama kimin fotoğrafını hangi sokakta çektim ve kimin yüzünde hangi ifade vardı hepsini zihnime mıhladım. Aylardır kaybettiğim mutluluğa kavuşmanın yollarını ararken sıradan bir sokakta buldum hayalimdeki dostaneliği…
Bugün neler yaptım neler… Şimşek adında bir kediyle karşılaştım, bana bir de hatırası oldu. Parmağımı yaraladı ama olsun, canım yanmadı ki… Sonrasında bir gözü mavi biri kahverengi olan durmadan koşan zıplayan bir köpekle oynadım. Daracık sokaklarda delicesine futbol oynadım, kimse ‘Yeter oynama artık’ demedi. Demek ki beni ilk kez böyle mutlu görmüşlerdi. Arkamı döndüğüm zaman fark ettim ki etrafımda kimse yok. Elbette ki tüm günü top oynayarak geçiremezdim.

“Dede fotoğrafını çekebilir miyim?”


Devamını kısaca anlatayım… Sokağın gediğinden aşağı yollanmış bir dede gördüm, birkaç saniyede yanına vardım. “Dede, fotoğrafını çekebilir miyim?” dediğimde, “Çekin ama benim yakışıklığımdan dolayı makineleriniz yanmaya ha çağam” dedi. Çekim süresince gülümseten bir cümle oldu. Biraz hasbıhal ettik, “Adını bağışlar mısın?” dedim. Durakladı ve gözlerime bakarak, “Adım Sefer, eski muhtarım… De hadi sen de git çek beni yolumdan etmeyin evime gidene kadar çekebilirsiniz. Eğer ki beni durdurursanız beş liranızı alırım” demesi ile içimizi ısıtmıştı Sefer dede. İnsanların yıllanmış olması, samimiyetleri, yüzlerindeki gülümsemeyi bertaraf etmemişti. Eski Muhtar yoluna devam ederken komşularına da selam vermeyi ihmal etmedi. Artık evine varmıştı herkes çok sevmişti Sefer Amcayı ama başında bir anlaşmamız vardı, eve varıncaya kadar çekebilecektik fotoğrafını.
Gündüzbey’in daracık sokakları öğlen saatine doğru çocukların kahkahalarına bürünüyordu. Gökyüzü mavi değildi, nereden gelmişti bu mutluluk. Çocukların masken ettikleri sokaklar belliydi. Her gittiğimde çocukları hep orada görüyorum, nedenini ben de bilmiyorum ama oranın farklı bir çekiciliği var. Sokağa varınca biraz çocukları izledim. Kimisi esmer kimisi sarışın, çoğunun saçı darmadağınık, kiminin montu, kiminin ayakkabısı yırtıktı ama bu nedenler onlara engel değildi ki... Belki de saydıklarımın hiç birinin farkında değillerdi. Onlar öyle mutlulardı ki saatlerce onları izleyebilirdim. Onlar sadeliğe, yokluğa, ilgiye, konuşmaya, farklı insanlar görmeye hep aç büyümüşlerdi. Ama çok mutlulardı… Arkadaşların çocuklara aldıkları abur cuburlar da yavaş yavaş tükeniyordu. Çikolata ve şekerleri o kadar yavaş yiyorlardı sanki bitse mutsuz olacaklarmış gibi. Ama onlar mutsuz değillerdi, şeker ya da çikolatada istememişlerdi bizden. Sadece çekingenlikleri vardı, kendimi gördüm onların yüzünde. Bana hiç çikolata veren olmamıştı hatırladığım kadarıyla. Bir tek babam seferden gelirken bana çikolata alırdı. Esmer bir çocuğa ilişti gözüm, şekeri belki de evdeki kardeşiyle yemek gibi bir fikri vardı. Etrafına baktı, şekeri sol cebine sıkıcı yerleştirip arada bir kontrol ederek bir sokaktan kayboluverdi. 




“İlk Kez Biri Bana Çağam Demişti” 

Çocuğun nereye gittiğini izlerken geçen sene evinde yemek yediğimiz Güzin Teyzenin evini fark ettim. Bize ehramlı kıyafetiyle güzel kareler çekme imkânı vermişti. “Çağam gelin iki soluklanın, yine çekersiniz fotoğrafınızı” demişti. Bana da ehramı giydirmiş, “Bak çağam, bizim bugünlere getirdiğimiz gelenek artık bitmek üzere” demişti. Evine davet etmişti bizi, yaptığı içli köftenin tadı bir başkaydı. Büyük köftelerin yanında da kızları olarak nitelendirilen küçük sıkma köfteler vardı. Ben önce küçük köfteleri yeyince bir kahkaha attı. Ben de neden o şekilde yediğimi anlamıştım. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin yemek yediğin evi unutmak yoktur bizim kültürümüzde. Elini öptüğün kişinin ‘Çağam Rabbim yolunu bahtını açık etsin’ demesi kadar güzel bir şey olabilir mi? Peki ya ‘Çağam’ ne demekti? İlk kez biri bana ‘Çağam’ demişti. Şaşırmıştım ama çokta beğenmiştim bu sözcüğü. Oysaki ‘çağa’, ‘çocuk’ demekmiş.
Bu kez yine gittim kapısına çay, yemek bahane derdi varsa derdini dinlemek, hastaysa yardımcı olmak için üç kez zilini çaldım açan olmadı. Acaba hasta mıydı? Yoksa kötü bir şey mi oldu diye içim içimi kemirdi. Kapının önünden ayrıldım ama içim hiç rahat değildi. İlerleyen haftalarda yine gideceğim kapısına açan olmazsa bu sefer komşularına soracağım ki içim rahat etsin.

“Hani Benim Fotoğrafım?”


Derme çatma bir ev dikkatimi çekti, herhalde geçen seneden hatırlıyorum. Evet, doğru hatırlıyordum. Eve doğru ilerledim zile bastım, kapıyı teyzenin kızı açıverdi. Teyze beni görünce tanıdı, “Hani benim fotoğrafım?” dedi. Demek ki ona bir söz vermiştim ki, öyle söyleyince çok üzüldüm. “Gel teyzem kurban olayım diğer gelişimde getireceğim inşallah fotoğrafı” dediğimde asma kattan aşağı ağır aksak iniverdi. Gözleri deniz mavisi, dişleri tek tük kalmış elini sürekli ağzına götürüyor bilmiyor ki aslında çok tatlı görünüyor. Bayram değil seyran değil acaba neden elleri kınalıydı? Fırsat olmadı ki sorayım. Kınalı ellerinin kokusunu elini öpünce doyasıya hissettim.
Günün sonu Gündüzbey’den ayrılma zamanı gelip çatmıştı. Otobüs durağına giderken yol üstünde ‘Koku’nun Yeri’ yazan çay ocağında oturan dört kişi ilişti gözümüze. “Fotoğrafınızı çekebilir miyiz?” dediğimiz zaman kabul ettiler. O kadar değerli insanlarla muhatap olmuşuz ki, engelli olan amca bile bizim için aracının konumunu değiştirdi ve güzel kareler çekmeye olanak tanımış oldular.
Amcalar çay ocağının önünde demli çaylarını alıp oturmuşlar ve öyle koyu bir sohbetin içerisindeler ki yüzlerinde hoş sohbetin izi vardı. Fotoğraf çekmemize izin vermelerinin yanı sıra bir de “Çay ısmarlayalım buyurun” demeleri ömre bedeldi. Acaba orada otursaydık muhabbet etmekten fırsat olur muydu kalkmaya? Tüm gün dolaşmaktan nefes nefese kaldık, başımız ağrıdı, model bulamadığımız anlar oldu, çocuk sesine gidip onları ikna ettik, ahırlara girdik. Pişman değiliz elbette. Yaşamın içinden kareler yakalama uğruna yapılan hiç bir şey
de sakınca yoktur...
Teşekkürler Gündüzbey…

Fotoğraflar: Ramis AKAR