
Sevil ADIGÜZELMAN
10 Şubat 2018, saat 11.00 sıraları...
Hava, ilkbahar sonbahar arası gibi ılık…
Böyle bir havada bir amaç uğruna düştük yollara…
Malatya’nın en gözde beldelerinden Gündüzbey’e konuk olduk.
Adını hatırlayamıyorum ama meydandaki çay ocağında bir bardak dumanı üstünde zifir karası çayı yudumlayıp fotoğraf makinelerimizi alıp ayrıldık.
Çay ocağındaki amcaların hiçbirisi bize yabancı gözüyle görmemişti. Ortamdan ayrılmak için erkendi, belki biraz daha otursak amcalarla sohbete dalacaktık. Etrafımı kolaçan ederken birkaç doğal ve içten gülümseme yakaladım. Demek ki çay ocağında sadece erkekler oturmazmış? Yüreği güzel insanların Gündüzbey’de olduğunu sabahın ilk saatlerinde anlamış olduk.
Yeşile bezeli doğal güzelliği, suyu, yıllardır yaşamını sürdüren asırlık çınar ağaçları ve belde insanlarının güler yüzlülüğünü hep duyardım. Ortam yeşil olmasa da ağaçlarda yaprak dahi olmasa da ben hayal ederek gezdim her karışını. Gündüzbey özgürlüğün simgesi oldu benim için. Bugün yaşadıklarımı kaleme almadan uyuyamazdım…
Gündüzbey’e fotoğraf çekmek için gitmiştik. Sokaklarını karış karış gezdik, her cumbalı ev bir tarih kokusu hissettirdi. Sanki hep orada yaşamışız gibi, tanımadığımız evlere misafir olduk. Yaşlı nine ve dedeleri ziyaret ettik, çocuklarla buluştuk. Konuk olduğumuz her kapıda güleryüze şahit olduk. O kadar güler güzlülerdi ki her ev sahibi, “Buyurun bir çay için” demeden yolcu etmedi bizi.
Çekim sırasında o kadar fazla insanla konuştum ki çoğunun adını hatırlamıyorum bile. Ama kimin fotoğrafını hangi sokakta çektim ve kimin yüzünde hangi ifade vardı hepsini zihnime mıhladım. Aylardır kaybettiğim mutluluğa kavuşmanın yollarını ararken sıradan bir sokakta buldum hayalimdeki dostaneliği…
Bugün neler yaptım neler… Şimşek adında bir kediyle karşılaştım, bana bir de hatırası oldu. Parmağımı yaraladı ama olsun, canım yanmadı ki… Sonrasında bir gözü mavi biri kahverengi olan durmadan koşan zıplayan bir köpekle oynadım. Daracık sokaklarda delicesine futbol oynadım, kimse ‘Yeter oynama artık’ demedi. Demek ki beni ilk kez böyle mutlu görmüşlerdi. Arkamı döndüğüm zaman fark ettim ki etrafımda kimse yok. Elbette ki tüm günü top oynayarak geçiremezdim.
“Dede fotoğrafını çekebilir miyim?”
Devamını kısaca anlatayım… Sokağın gediğinden aşağı yollanmış bir dede gördüm, birkaç saniyede yanına vardım. “Dede, fotoğrafını çekebilir miyim?” dediğimde, “Çekin ama benim yakışıklığımdan dolayı makineleriniz yanmaya ha çağam” dedi. Çekim süresince gülümseten bir cümle oldu. Biraz hasbıhal ettik, “Adını bağışlar mısın?” dedim. Durakladı ve gözlerime bakarak, “Adım Sefer, eski muhtarım… De hadi sen de git çek beni yolumdan etmeyin evime gidene kadar çekebilirsiniz. Eğer ki beni durdurursanız beş liranızı alırım” demesi ile içimizi ısıtmıştı Sefer dede. İnsanların yıllanmış olması, samimiyetleri, yüzlerindeki gülümsemeyi bertaraf etmemişti. Eski Muhtar yoluna devam ederken komşularına da selam vermeyi ihmal etmedi. Artık evine varmıştı herkes çok sevmişti Sefer Amcayı ama başında bir anlaşmamız vardı, eve varıncaya kadar çekebilecektik fotoğrafını.
Gündüzbey’in daracık sokakları öğlen saatine doğru çocukların kahkahalarına bürünüyordu. Gökyüzü mavi değildi, nereden gelmişti bu mutluluk. Çocukların masken ettikleri sokaklar belliydi. Her gittiğimde çocukları hep orada görüyorum, nedenini ben de bilmiyorum ama oranın farklı bir çekiciliği var. Sokağa varınca biraz çocukları izledim. Kimisi esmer kimisi sarışın, çoğunun saçı darmadağınık, kiminin montu, kiminin ayakkabısı yırtıktı ama bu nedenler onlara engel değildi ki... Belki de saydıklarımın hiç birinin farkında değillerdi. Onlar öyle mutlulardı ki saatlerce onları izleyebilirdim. Onlar sadeliğe, yokluğa, ilgiye, konuşmaya, farklı insanlar görmeye hep aç büyümüşlerdi. Ama çok mutlulardı… Arkadaşların çocuklara aldıkları abur cuburlar da yavaş yavaş tükeniyordu. Çikolata ve şekerleri o kadar yavaş yiyorlardı sanki bitse mutsuz olacaklarmış gibi. Ama onlar mutsuz değillerdi, şeker ya da çikolatada istememişlerdi bizden. Sadece çekingenlikleri vardı, kendimi gördüm onların yüzünde. Bana hiç çikolata veren olmamıştı hatırladığım kadarıyla. Bir tek babam seferden gelirken bana çikolata alırdı. Esmer bir çocuğa ilişti gözüm, şekeri belki de evdeki kardeşiyle yemek gibi bir fikri vardı. Etrafına baktı, şekeri sol cebine sıkıcı yerleştirip arada bir kontrol ederek bir sokaktan kayboluverdi.
“İlk Kez Biri Bana Çağam Demişti” Çocuğun nereye gittiğini izlerken geçen sene evinde yemek yediğimiz Güzin Teyzenin evini fark ettim. Bize ehramlı kıyafetiyle güzel kareler çekme imkânı vermişti. “Çağam gelin iki soluklanın, yine çekersiniz fotoğrafınızı” demişti. Bana da ehramı giydirmiş, “Bak çağam, bizim bugünlere getirdiğimiz gelenek artık bitmek üzere” demişti. Evine davet etmişti bizi, yaptığı içli köftenin tadı bir başkaydı. Büyük köftelerin yanında da kızları olarak nitelendirilen küçük sıkma köfteler vardı. Ben önce küçük köfteleri yeyince bir kahkaha attı. Ben de neden o şekilde yediğimi anlamıştım. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin yemek yediğin evi unutmak yoktur bizim kültürümüzde. Elini öptüğün kişinin ‘Çağam Rabbim yolunu bahtını açık etsin’ demesi kadar güzel bir şey olabilir mi? Peki ya ‘Çağam’ ne demekti? İlk kez biri bana ‘Çağam’ demişti. Şaşırmıştım ama çokta beğenmiştim bu sözcüğü. Oysaki ‘çağa’, ‘çocuk’ demekmiş.
Bu kez yine gittim kapısına çay, yemek bahane derdi varsa derdini dinlemek, hastaysa yardımcı olmak için üç kez zilini çaldım açan olmadı. Acaba hasta mıydı? Yoksa kötü bir şey mi oldu diye içim içimi kemirdi. Kapının önünden ayrıldım ama içim hiç rahat değildi. İlerleyen haftalarda yine gideceğim kapısına açan olmazsa bu sefer komşularına soracağım ki içim rahat etsin.
“Hani Benim Fotoğrafım?”
Derme çatma bir ev dikkatimi çekti, herhalde geçen seneden hatırlıyorum. Evet, doğru hatırlıyordum. Eve doğru ilerledim zile bastım, kapıyı teyzenin kızı açıverdi. Teyze beni görünce tanıdı, “Hani benim fotoğrafım?” dedi. Demek ki ona bir söz vermiştim ki, öyle söyleyince çok üzüldüm. “Gel teyzem kurban olayım diğer gelişimde getireceğim inşallah fotoğrafı” dediğimde asma kattan aşağı ağır aksak iniverdi. Gözleri deniz mavisi, dişleri tek tük kalmış elini sürekli ağzına götürüyor bilmiyor ki aslında çok tatlı görünüyor. Bayram değil seyran değil acaba neden elleri kınalıydı? Fırsat olmadı ki sorayım. Kınalı ellerinin kokusunu elini öpünce doyasıya hissettim.
Günün sonu Gündüzbey’den ayrılma zamanı gelip çatmıştı. Otobüs durağına giderken yol üstünde ‘Koku’nun Yeri’ yazan çay ocağında oturan dört kişi ilişti gözümüze. “Fotoğrafınızı çekebilir miyiz?” dediğimiz zaman kabul ettiler. O kadar değerli insanlarla muhatap olmuşuz ki, engelli olan amca bile bizim için aracının konumunu değiştirdi ve güzel kareler çekmeye olanak tanımış oldular.
Amcalar çay ocağının önünde demli çaylarını alıp oturmuşlar ve öyle koyu bir sohbetin içerisindeler ki yüzlerinde hoş sohbetin izi vardı. Fotoğraf çekmemize izin vermelerinin yanı sıra bir de “Çay ısmarlayalım buyurun” demeleri ömre bedeldi. Acaba orada otursaydık muhabbet etmekten fırsat olur muydu kalkmaya? Tüm gün dolaşmaktan nefes nefese kaldık, başımız ağrıdı, model bulamadığımız anlar oldu, çocuk sesine gidip onları ikna ettik, ahırlara girdik. Pişman değiliz elbette. Yaşamın içinden kareler yakalama uğruna yapılan hiç bir şeyde sakınca yoktur...
Teşekkürler Gündüzbey…
Fotoğraflar: Ramis AKAR
