28 Ekim 2018 Pazar

“Arguvan'a Sığmıyorsun”


“Arguvan'a Sığmıyorsun”

Mahir Yılmaz Adıgüzelman anısına...

2014 yılı, 29 Ekim Çarşamba…
O günü çok iyi anımsıyorum. Cumhuriyet Bayramını kutlamıştık. Çok mutluydum. Türküler mırıldanarak yemek yapıyordum. Hava kararmak üzereydi biraz da rüzgâr vardı…
Hayatımda en çaresiz kaldığım günlerden birini yaşacağımı çok geç anladım, duygularıma, düşüncelerime kara bir perdenin ineceğini düşünemedim. Ne olmuş ki diyeceksiniz belki. Yüreğim dayanmaz belki ama kalemimin döndüğü kadar anlatayım.
Amcamın oğlu Mahir Yılmaz Adıgüzelman hayatını kaybetmişti…
Ne zaman ismini tam yazsam aklıma ilkokul hocasının yaptığı espri gelir. Deftere isimlerini yazmalarını isteyen öğretmeni Mahir'in defterine bakınca “Sen Arguvan'a sığmıyorsun, adın da deftere sığmamış” demişti. Şimdi o kara toprağa nasıl sığdı dersiniz? Odasının kapısı kilitli... Kim ya da neler ölümüne sebep oldu, hiçbir şey bilmiyorduk. Sanırsın sır oldu, sanki hiç yaşamamış…
Olay nasıl mı olmuştu?
Mahir, okuldan gelir ve nedendir bilinmez, iki kilometre kadar etrafına bile bakmadan Maman deresinden öte tarafına koşarak gider. Yaklaşık yarım saat sonra tekrar köye döner. Koşarken gözü kimseyi görmez. Deyim yerindeyse aklını yitirmiş, bir bilinmeze doğru yola çıkmıştır sanki. Yolda önüne geçip şakalaşmak isteyenleri, niye koşuyorsun diyenleri hiç duymamış bile. Yanaklarından süzülen gözyaşları ile evin yolunu tutmuş. Odasına girmiş ve bir daha oradan çıkmamış. O sırada biz evde akşam yemeği hazırlıyorduk, bir çığlıktır duydum, gerisini hatırlamak bile istemiyorum.
Kim bile bilirdi ki birazdan kapınızın önünde matem havası esecek.
Hatırladığım kadarıyla kime ne oldu? Olay nedir? Bilmeden ayakkabılarımızı bile giyinmeden koşarak üst kata çıktığımızı anımsayabiliyorum. Kimse dur demeyince seslenir geldiği amcamların evde Mahir'in odasında buldum kendimi. Keşke görmeseydim. Bizden sonra gelenlere, “Boş verin, görmeyin eski haliyle hatırlayın” dediklerini hatırlıyorum. Keşke ben de eski haliyle yâd edebilseydim.
Saat 19.15 gibi olaya tanık olduk. O saatten sonra ne yemek ne de su…
Olayın üzerinden geçen yarım saatte yüzlerce insanın etrafımızı sardığını biliyorum. Her sorana olayı anlattık, kimse Mahir'i kaybetmiş olmamıza inanmıyordu. Daha küçüktü nasıl olurdu ki böyle bir şey...
Gece çabucak tükendi. Sabah olmuş binlerce insan köye akın etmişti. Tanıdığımız tanımadığımız binler vardı. Kimse teselli adına bir tek kelime edemiyordu. İnsanlar gözlerimizin içine bakıp kendi aralarında konuşuyorlardı. Çaresizlik bu olsa gerek.
Güneş batmak üzereydi ki bir ses duydum. Yüzüne baktığım herkesin yanaklarından sayısız gözyaşı süzülüyordu. Cenaze arabasını görmüşlerdi. Evin önümde kalakaldım. Cesaret edemedim araca yaklaşmaya, sadece sesiz sakin yürüdüm.
Defin için gittiğimiz bahçede iğne atsan yere düşmeyecek kadar mahşeri bir kalabalık vardı. Çıkışta başsağlığı dileyenlerin iki kelimeyi bir araya getiremediklerini hatırlıyorum. Çoğunluk dayanamayıp çekip gitti ama biz acımızla baş başa kaldık. Ne kimse yemek yiyordu ne de su içiyorlardı. Evimiz yıkılmış kim yemeği düşünür ki?
Saat oldukça ilerlemişti. Eskiden gelen bir gelenek gereği helva yapılacakmış. O gün bu gündür ne zaman helva görsem gözyaşlarımı tutamam. O akşam zorla yemiştim.
Ve bir rivayettir o gece eve bir kelebek geldi. Anlattıklarına göre birçok anlamı varmış. Güzel bir kelebekti, bir hafta boyunca pencerede kaldı. Her geçen gün o da bizimle beraber tükendi. Belki gözünden bir damla yaş dökülmedi ama bedeni gözlerimin önünde eridi. Her gün yanına gittim. Dertleştim, sanki beni anlıyordu. Ağlamaya başlayınca kımıldanıyordu. Herhalde ağlamamak mı istiyordu. Son günlerinde onu görmek istemediğimden nerede ne yapıyor merak etmiyordum. Bir acıya daha dayanamazdım. Benim ona olan acım azalmıyor çünkü ben sevgimi belli edebilen biri değilim. Onca ay kendi kendimi tükettim...
Bir zaman sonra insanların keyfine düştüğüne görünce her şeyi unutuyorsun. Biri çayımı getir, biri diğer öğüne ne var derdine düşünce içimdeki acı amanlar ile figana çıkıyor...
Günler, aylar birbirini kovaladı ama olayın nedeni çözülmedi. Tek anladığım artık Mahir'in bizimle beraber olmadığı. İçimde bir yıkıntı olarak kaldı. Mantığımı kullanarak ne ileri gidebildim ne de geri. Kader işte...
Unuttuk mu?
Hayır...
Unutacak mıyız?
Hayır...

4 yorum: