18 Ocak 2018 Perşembe

Bir Ağzında Kırk Dili Var!

Bir Ağzında Kırk Dili Var!

Sevil ADIGÜZELMAN

Şimdiye kadar adını kimseye söylemedim, bu saatten sonra da söylemeyeceğim.
Herkes, 'Bu kız kime yazıyor bu yazıları?' diye sormaya devam edecek biliyorum, ama şu zamandan sonra bilinmemesi daha makul. Onun olduğu şehre git diyorlar. Nasıl giderim oraya, bilmiyorlar ki seni görmesem bile denizin kenarında oturduğum zamanlarda beni anlattığın midyeci Ali Amcayla karşılaşacağımı. Ona seni sorup her gün orada seni bekleyeceğimi. Seni anımsadıkça genzimde kelimeler düğümleniyor. Her an seni düşleyerek geçiyor işte. 
Beraber yürüdüğümüz kaldırımlardan geçtim geçenlerde, başkaları yürüyor artık oralarda. O yıllanmış kaldırım taşlarını değişmişler, hani ayağını vurduğun o yassı taş vardı ya onu da kaldırmışlar oradan. Sen gittiğinden beri aşk acısı illet bir hastalık oluverdi, kurtulamıyorum ondan, çırpındıkça daha derine çekiyor beni.
Aşk acısı belimi büktü, bitap düştü bedenim. Fotoğraflarına bakıyorum yine, yüzündeki naçizane gülümsemede kendimi buluyorum.
Sensizlik miydi beni sana alıştıran. Yokluğun kelimeleri getirdi bana. Onlarla sırdaşlık edip onlarla aynı masada dertleştim. Bıraktığın kabuk bağlamış yaralarımı soruyorlar yüzlerinde hafif bir gülümsemeyle, 'uzun hikâye' diye geçiştiriyorum. Senin adının geçmesi günümü gecenin alaca karanlığına çeviriyor.
Ayrılık sonrası sadece sevdiğini mi kaybeder insan? Mutluluğunu, huzurunu, uykularını boşluğa sürüklemek kaybetmek sayılmaz mı? Sen kaybetmiş miydin? Ya ben faili meçhul gecelere hapsedildim... Ölmedim ama yaşadım da diyemem ki bu halime...
Hayattan bir adım geri çekildim, bekliyorum. Kolay mıydı yaşadıklarım? Tercihim mi? Belki de sadece zorunluluk. Yorgun olmamdan, kırgınlığımdan kurtulmaya çalıştıkça daha da çıkmaza sürüklediniz beni. Hani çok çabuk iyileşecekti yaralarım. Bir sene geçti ama kabuk bağlayan yaralarıma mühür vuramadım.
İnsanlar beni anlayamıyor, 'Boş teneke çok ses çıkarır' ya, anlamamak için büyük çaba sarf ediyorlar.
İster istemez seninle anlaşılmak daha makul. Bir kadının dudaklarında değildir aşk! Aşk sana gülümseyerek bakan gözlerimde. Ben çok çabalıyorum eskisi gibi olsun diye... Gözyaşlarım konuşuyor seninle her gece. Ne diyor sahiden sana haksızlık mı etmişim? Sevgine layık mı olamamışım? O narin kalbini mi incitmişim? Senin gibi bir ağzımda kırk dilim mi varmış? Sahiden hangisi...
Bilir misin severek yaşamak nedir? Sevip de söyleyememek, sarılmak isteyip de sarılamamak öyle biçareyim ki şu günlerde. Sen aklımda sabitleşmiş iken nasıl olur da başkasına meyil ederim. Kadınlar her zaman susarak gider ama onun her zaman arafta olduğunu hissedersin. Belki pişman olup onca yolu geri gelmek çok kolay senin için ama kalbimdeki o ritmi aynı oranda hissetmen imkânsız. Keşke mutluluk, sevgi, saygı, sahiplenme para ile satın alınabilen bir şey olsaydı, belki daha değerli olurdu.
Neydi geçmişte insanları tutkuyla birbirine bağlayan? Töre mi? Yaşam tarzı mı? Namus mu? 'Yapma etme yavrum, konu komşu ne der' dedikleri mesele miydi? Sevgi ve saygıyı daimi kılan neydi sahiden?
Kendini adam sayan insancıklar çoğalmış etrafımızda. 'Bir aşkı bir kişinin sevgisi ayakta tutmaya yetmiyor' dedin ya giderken. Aslında yeter ama doyumsuz olmaya alıştırılmışız. Ve zaman geçiyor...
Ümit ederek yaşadığın insan çekip senden kilometrelerce uzağa gidiyor. Evet, onun hayatı devam ediyor zaten etmeli de... Peki, ben niye senin bıraktığın gibi kaldım.
Hangimiz daha çok sevdik? Sen mi? Çekip gitmek sevgiyse, evet sen... Biz insanlar hep özleyeceğiz mutluluk ya da ona benzer şeyleri. En büyük korkum ne biliyor musun? O koskoca şehirde aynı mekânlarda oturup da bir araya gelememek...
Sahi beni görsen selam verir misin?

4 yorum: